hakan albayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hakan albayrak etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Nisan 2016 Perşembe

Karar gazetesi nasıl gidiyor?

Bir önceki yazımda, çıkan her gazetenin “yeni bir heyecan” oluşturduğuna dikkat çekmiş ve Karar gazetesinin çıkışını da heyecanla beklediğimi yazmıştım. Karar gazetesi çıkmaya başladı ve 40 günü devirdi. Hakkında bir şeyler söylemek için 40’ının çıkmasını beklemiştim, şimdi söyleyebilirim.
İlk çıktığın günden beridir kesintisiz olarak gazeteyi alıp okuyorum. Yayın politikası, habercilik anlayışı, dili ve hitap ettiği kesime davranışı ile “yeni bir yol” denediği çok açık. Refikleri olarak isimlendireceğimiz Yeni Şafak, Akit, Star, Sabah, Türkiye ve diğer gazetelerden birçok konuda ayrılmasını bilen bir tavra sahip. Öncelikle; haberlerinde seviyeli bir dil kullanıyor. Bel altı vuruşlara yeltenmiyor. Kırıcı, yıkıcı ve haksızlık yapıcı bir duruştan ziyade anlamaya, anlaşılmaya, çözüm üretmeye, diyaloğa yatkın bir havası var.
Yayınlanacağı ilk zamanlarda hakkında yapılan olumsuz/ yıpratıcı/ lüzumsuz yaygaraya pirim vermeden yoluna devam etmesi, hatta bu haksız tezvirata cevap bile vermemesini olumlu puan olarak yazıyorum. Umarım bu tavrını devam ettirir ve kimseye laf yetiştirmeye çalışmaz.
Mizanpajı; her ne kadar hayalimdeki gibi Avrupai tarzda olmasa da aydınlık ve iyi çalışılmış olması ile öne çıkıyor. Bu sebeple benden geçer not aldığını söyleyebilirim. Özellikle yazı fontunun çok büyük olmaması, ciddi gazetelerin kullandığı tarzda küçük font kullanılması önemli…

Gelelim köşe yazarlarına… Benim için ve dahi gazete takip eden çoğunluk için bir gazeteyi gazete yapan unsurların başında o gazetenin köşe yazarları gelir. Karar gazetesi de, reklamlarında yazarlarına vurgu yaparak, etkin ve etkili bir yazar kadrosu ile çıkacağını duyurmuştu. Mustafa Karaalioğlu, Yusuf Ziya Cömert, İbrahim Kiras, Etyen Mahçupyan, Beşir Ayvazoğlu, Hakan Albayrak gibi muhafazakâr camianın önemli isimlerini bünyesinde toplayan gazete, bu konuda yeni ve etkili bir merkez olacağını gösterdi. Ancak, günlük bir gazetede her gün en ez 11 yazarın olması gereken kuralını henüz yerine getiremedi. Karar gazetesinde bugüne kadar ortalama günde 7 yazar yer aldı. Bu da aslında Karar’ın bir an önce halletmesi gereken konuların başında geliyor. Merkez gazete olma hedefiyle yola çıkan bir gazetede günlük 10’dan fazla köşe yazarının yer alması önemli ve gerekli. Bu konuda herhangi bir gazetede köşe yazarlığı yapmayan kalibresi güçlü, kalemi kuvvetli, okuru olan yazarlara teklif götürülmesi gerekiyor.
İlk sayılarında en fazla eleştirdiğim konulardan biri de kültür sayfasının olmaması idi. Neyse ki bu yanlıştan erken vakitte döndüler ve ikinci sayfalarını Kültür olarak isimlendirip önemli bir gelişmeye imza attılar. Kültür ve sanatın önemsenmediği, gazete sayfalarından kovulduğu günümüzde her gün tam sayfasını kültüre ayırmasını takdirle karşılıyorum. Keşke bunu iki sayfaya taşısalar J   
Şimdilerde 40 bin tiraj bandında kendine bir yer bulan Karar’a fazlasıyla ihtiyacımız var. Yalan, hakaret, şaklabanlık ve iftiranın rağbet gördüğü günümüzde kararında haberciliğe fazlasıyla susamışız. Kendi davasını savunmak için karşı tarafı yerin dibine batıran anlayıştan bu ülkeye en ufak bir yarar gelmeyeceğini görmüş olmamız lazım. Karar ve kara gibi gazetelerin sayısı arttıkça rahatlayacağız…


3 Mart 2015 Salı

Diriliş Postası merhaba dedi.


Yıllardır özlemini çektiğimiz; görseliyle, yazar kadrosuyla, habere bakışıyla "farklı bir gazeteye" nihayet kavuştuk... Diriliş Postası, 28 Şubat Cumartesi günü yayın hayatına başladı. Gazetenin genel yayın yönetmeni koltuğunda abimiz, canımız, ciğerimiz Hakan Albayrak oturuyor. Efsanevi Çete dergisinden, Gerçek Hayat’tan, Sancaktar’dan, Ebuzer’den, Bismillah Hotel’den, Kemalizm Terakkiye Manidir’den, Halifesiz Günler’den tanıdığımız, Dengeler Adına Şair Yaptılar Bizi diyen bu adamın olduğu her yerde bereket, hareket ve ümmet vardır...
Diriliş Postası’nda da hareket ve ümmet hemen göze çarpıyor. 20 sayfa çıkan gazetenin 4 sayfası dünya gündemine ayrılmış. Bunun da bir sayfasında Balkan Ekspresi, Turan Yıldızı ve Şimali Kafkas Muhabiri adlı özel köşeler yer alıyor. Başka gazetelerde okuyamayacağımız, yayınlanmayacak özel haberler bu köşelerde arz-ı endam ediyor.



Sadece bu da değil, Afrika’dan, Latin Amerika’dan haberler/ yazılar da gazetenin dünya gündemi sayfalarında yerini almış. Her gazetede ekonomi başlığıyla sunulan sayfalar, Diriliş Postası’nda iktisat sayfası olmuş. Bu değişiklikle ince bir mesaj veriliyor…  Bu sayfaların özel bir de yazarı var, Mevlüt Tatlıyer. Yeni nesil iktisatçılardan. Kalemi kuvvetli, iktisat bilgisi kavi. En netameli konuları gayet sarih bir şekilde açıklıyor, tane tane anlatıyor.

Gazete, yazar kadrosu ile de göz dolduruyor. Selahattin Eş Çakırgil, İsmail Yaşa, Nevzat Çiçek, Fatih Mutlu, Mazhar Bağlı, Saim Tut, Şahan Çoker, İlhami Atmaca, Esra Elönü, Yaşar Yavuz, Erem Şentürk, Cahit Koytak gibi isimler var. Her sayıda ortalama 10 yazara yer veriliyor. Sadece Türkçe yazan yazarlar yok, Arapça, Yunanca ve İngilizce yazan yazarları da var gazetenin.

İlk günlerden tashih hataları göze çarpıyor, umarım buna bir çözüm bulunur. Fontlar biraz daha küçültülürse daha güzel görünür. Farklı ve özgün tasarımıyla dikkat çeken gazete, acemilik günlerini atlatınca, kadrosu tam anlamıyla oluşunca daha iyi bir konumda olacaktır. Günlük Siyasi Gazete sloganıyla yayınlanan bu güzel gazeteye uzun ömürler versin Rabbim...
Ben de nasipse Çarşamba ve Cumartesi günleri Diriliş Postası’nda olacağım. Sizleri de beklerim.


10 Ağustos 2011 Çarşamba

İngiliz Baharı...


Her şey bir rüzgara bakıyor ağabey
Bakma esrar çekip mayıştıklarına 
Bir gün var ya bir gün bu mağribli çocuklar, 
Bir gün yakacaklar Paris'i...

[Hakan Albayrak]

30 Mayıs 2011 Pazartesi

Geçen yıl bugün "bir çocuk adam gibi öldü"

Furkan Doğan 
1991-2010

Kokla şair bu taşı Gazze'den getirdim
Bu görmüş olduğun kurşun 
Filistin'in göğsünden çıktı
Sen Oğuz Atay'da yüzerken
İntihar yeyip intihar kusarken
Bir çocuk adam gibi öldü.

[Hakan Albayrak]

4 Mayıs 2011 Çarşamba

Usame Bin Ladin ve Amerika

Amerika  neredeyse tek düşmanı olarak gördüğü Usame Bin Ladin'i öldürürek ortadan kaldırdı. Irak ve Afganistan işgaline, her iki ülkede de 1 milyon insanın ölümüne, binlercesinin sakat kalmasına, insanların gelecek endişesi içerisinde yaşamalarına sebep olan Amerika, tüm bunların gerekçesi olarak Bin Ladin'in El Kaidesi'ni sorumlu tutuyordu. "Terörle mücadele ediyoruz" denilerek; İslam ülkeleri adeta abluka altına alınıp, kişiliksizleştirildi. Kimine dayak atıldı, kimi köleleştirildi, kimi de "stratejik müttefik" payesi verilerek ehlileştirildi. Küresel bir savaşın öncüsü olan Amerika, attığı her adımda insanlığın nefretini üzerine çekti. Tüm vicdanlarda onulmaz bir yara açtı. Peki Bin Ladin'in ölümü neleri değiştirecek.

Karanlık ilişkiler ağı içerisinde geçen bir ömür, bir emriyle binlerce sivilin ölümü, yakalanacağı gerekçsiyle ülkelerin işgali ve yüzbinlerce sivilin katledilmesi, İslam adına yapıldığı söylenen bir savaş... Ve şimdi de Pakistan'ın göbeğinde sıradan bir evde saklandığı iddia edilerek yapılan bir operasyon. Öldüğünün dünyaya duyurulması fakat ortada bu konuda hala şüphelerin olması, Bin Ladin'in öldüğüne dair bir işaretin, belgenin olmaması. Tüm bu sorular bizde baki; ancak Hakan Albayrak'ın şu cümlesine de aynen katılıyoruz; "Yeryüzünde mütemadiyen fesat çıkaran ve masum sivilleri kitleler halinde öldürüp duran ABD'nin, kendini maşeri vicdanın temsilcisi ve adaletin kılıcı gibi takdim ederek, Usame Bin Ladin'i "yargılamasını" ve "infaz etmesini" içimize sindirebilmemiz mümkün değil, mümkün olmamalı." Eli kanlı diktatörlerden Saddam Hüseyin Amerikan güçlerince idam edildiğinde de aynı duyguya kapılmıştık, Bin Ladin öldürüldüğünde de. Her iki isim de, gözümüzde zalim, terörist, vahşi olabilir ancak onları yargılama ve gereken cezaları verme hakkı ABD'nin olamaz, olmamalı. Aynı şekilde, Mübarek'in de, Kaddafi'nin de, Esad'ın da sadece ve sadece kendi halkları tarafından yargılanmasını istiyoruz. Libya'nın NATO güçlerince bombalanması, Kaddafi'nin oğlu ve torunlarının öldürülmesi, Bin Ladin'in öldürülüp denize atılması da, Suriye konusunda Batı'nın işgal planları hazırlaması kanımıza dokunuyor. Ne yazıkki bu konularda bizim sesimiz çıkmadığı müddetçe, birileri kendi kurallarını koyup hüküm vermeye devam edecek.

2 Mayıs 2011 Pazartesi

Usame Bin Ladin neyi temsil ediyordu?

11 Eylül saldırılarından sonra dünyanın gündemine giren ve bir türlü işin hakikatini öğrenemediğimiz Usame Bin Ladin, dün Pakistan'da uzun zamandır gözlerden ırak yaşadığı evine düzenlenen operasyonda öldürüldü. Amerikalılar olayı sevinçle karşılamış; "11 Eylül saldırlarını o yapmıştı. Şimdi adalet yerini buldu" demişler. Öldürüldüğü haberini duyduğumdan beri aynı soruyu soruyorum kendime; Usame Bin Ladin neyi temsil ediyordu? Ne uğuruna savaşıyordu? Neyi hedefliyordu? Belki de bu kadar hay huyun arasında işin doğrusunu öğrenemedik. Sahici ve kapsamlı bir Bin Ladin değerlendirmesine ihtiyacımız var. Bin Ladin konusunda neler söylememiz gerektiğini bilemiyorum. Bu konuda Hakan Albayrak'ın kült kitabı Ebuzer'de yer alan Bin Ladin ile ilgili bölümü buraya alıyorum. Bakın Ebuzer ile Bin Ladin arasında neler konuşulmuştu. 

Usame bin Ladin bizi muhabbetle karşıladı. Fakat Ebuzer'in konuşması biraz canını sıktı. Şöyle dedi Ebuzer:
"Kenya ve Tanzanya'daki Amerikan elçiliklerine yapılan bombalı saldırıları sana mâlettikleri zaman itiraz ettim. Bu saldırılar sorumsuzca düzenlenmiş. Amerikalı yetkililerin burnu bile kanamazken onlarca yoksul Afrikalı paramparça oldu dedim. Mücahid işine benzetemedim. Mücahid, Kur'an'daki hüküm gereğince, ancak aktif düşmanları öldürebilirdi. Oysa bu eylemlerde ölenlerin çoğu pasif düşman bile değildi. Bilâkis dosttular, kardeştiler, Müslümandılar. Bir provokasyonla karşı karşıya olduğumuzu söyledim. Fakat bir dostum Yanılıyorsun dedi. Yanılıyor muyum?" 
"Evet yanılıyorsun."
"Sen mi yaptın?"
"Benim örgütüm değildi. Bize yakın bir örgüttü."
"Sence o örgüt doğru bir iş mi yaptı?"
"Tabii ki."
"Fakat masumlar öldü."
"Onlar Irak'ı bombalarken suçlu masum ayrımı yapıyorlar mı?"
"Onlar kâfirdir, ne isterlerse yaparlar. Biz yapamayız, imam Humeyni bir keresinde İran ordusunun önde gelen komutanlarını toplayıp onlara şöyle seslenmişti: Bombardımanlarınızda masum Iraklı çocukların da öldüğünü söylüyorlar. Buna inanmıyorum. Bu doğru olamaz. Saddam masum çocukları öldürebilir, çünkü onun dini-imanı yok. Ama siz yapamazsınız. Siz Müslümansınız. Ve Aliya İzzetbegoviç, Travnik'te üç cizvit papazının Müslümanlar tarafından öldürülmesi üzerine, şöyle bir konuşma yapmıştı: "Bu zulümdür. Biz de zalimlerden olacaksak, zalimlere karşı savaşmamızın ne anlamı var? Bunlardan ders almanı dilerim." Usame biraz düşündü. Sonra şöyle dedi:
"Sözlerin Hakikat kokuyor. Payıma düşeni almaya çalışacağım." 
Ebuzer onu sağ gözünden öpüp bize yakışanı yapacağından emin olduğunu söyledi. Sonra çekip gittik.

Pakistan'da bir benzin istasyonunda Bavyeralı'nın midesini doldururken, fundamentalizmin can çekiştiğini söyledi Ebuzer. "Fundamentalizm" dedi, "temele bağlılığı öngörür. Müslüman'ın temel kaynağı Kur'an değil mi" 
"Tabii ki Kur'an."
"Peki Kur'an'a dayalı bir hareketten zulüm sâdır olur mu?"
"Olmamalı."
"Ama İslamcılar da zulmedebiliyorlar işte. Demek ki fundamentalist değiller."
Bahsi kapatıp yola koyulduk.

28 Nisan 2011 Perşembe

Hakan Albayrak'ın babası Hakk'a yürüdü...

Yazılarıyla, duruşuyla yüzümüzü ağartan, umudumuzu tazeleyen, heyecanımızı kamçılayan müstesna isimlerden Hakan Albayrak'ın babası hakka yürüdü. Ziya Albayrak, bir süre önce beyin kanaması nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı. Hakan ağabey de, Yeni Şafak'taki köşesinde babası için dua istemişti. Dostum Selman'ın dediği gibi; güzel adamların güzel babaları olur. Mekanı cennet olsun. 
Başta Hakan ağabey olmak üzere Mavi Marmara gazisi kardeşi Sinan Albayrak'a da başsağlığı diliyorum. Ziya amcamızın cenaze namazı, yarın Ankara Eryaman 3. Etap Ahi Camii'nde Cuma namazını mütakip kılınacak. Ankaralı dostlara çağrımızdır; Hakan ağabeyi bu zor gününde yalnız bırakmayın... 

14 Nisan 2011 Perşembe

Beşar Esad hala neyi bekliyor?

Suriye günlerdir diken üstünde. Bir yanda baskıcı, işkenceci, boğucu, gaddar Baas rejimi diğer yanda muhalifler. Barışçıl protesto gösterileri kimi zaman rejim polisleri tarafından kanlı bir şekilde bastırılıyor. Şu ana kadar yüzlerce Suriyeli muhalif hayatını kaybetti. Ülkede bir çok şehir Baas rejimi polislerince resmen kuşatılmış durumda. İkinci bir Hama katlimanın yaşanmasından endişe ediliyor.

İşte tam bu noktada tüm gözler Filistin davasına verdiği ödünsüz destek ve Türkiye ile geliştirdiği sınırsız muhabbetle gönülleri feth eden Başkan Beşar Esad'ın üzerinde. Ancak Esad, bir türlü beklenen adımı atmıyor; "Olağanüstü hal uygulamasına derhal son veriyorum, bütün siyasi tutukluları derhal serbest bıraktırıyorum, kardeşim Mahir başta olmak üzere bütün katliam zanlısı komutanları derhal görevden alıp adalete teslim ediyorum, ifade hürriyeti ve çok partili demokratik düzen için gerekli yasal düzenlemeleri derhal yaptırıyorum..." diyeceği yerde hâlâ provokasyon ve sabotajlardan dem vurup rejim muhaliflerine gözdağı veriyor. Esad'ın bu anlaşılmaz tavrından yakınan Ümmetin yitik vicdanı Hakan Albayrak yine söze giriyor; "Bazı kardeşlerimiz de "Hizbullah ve Hamas'a sahip çıkan Beşşar Esed'e laf yok!" deyip duruyorlar. Onları protesto ediyorum. İslami direnişe verdiği destek baş göz üstüne... Türkiye ile yakınlaşma siyaseti de baş göz üstüne... Ama bunları yapıyor diye Beşar Esed'in halka kurşun yağdırmasına kayıtsız kalamayız ki. "Ali Abdulah Salih, Güney ve Kuzey Yemen'i birleştiren adamdır; Yemen'in birlik kahramanıdır" deyip, bu diktatörün rezilliklerini de sineye çekelim o zaman!"

6 Nisan 2011 Çarşamba

"Bir 7.65'liğim bile yok"



Her daim umutlu, her daim heyecanlı, her daim "Allah var problem yok" izleğinde bir isim olan Hakan Albayrak'a ait ve onun kendi sesinden harika bir şiir. Tam da şimdi, tam da şu uğursuz zamanlarda, tam da şu tozun dumana karıştığı günlerde ilaç gibi bir şiir. 

12 Şubat 2011 Cumartesi

Mısır'da devrim asıl şimdi başlıyor

32 yılın verdiği öfke ve 18 günlük sabırlı bekleyişin ardından Mısır'ın son firavunu Hüsnü Mübarek, koltuğunu bırakıp gitti. Bu en başta Mısır için, Filistin için, İsrail için, ABD için, tüm Ortadoğu için ve tüm mazlum halklar için önemli bir gelişme. Tahrir meydanındaki heyecan dalgası bizi de sardı. Sevincimizin haddi hesabı yok. Hakan Albayrak'ın çağrısına uyup "Allahu Ekber" diyerek sevincimizi dile getiriyoruz. Allahu Ekber Velillahil Hamd. Şükürler olsun. Dünya gözü ile bir zalimin daha, bir diktatörün daha devrildiğine şahitlik ettik.

Dün akşamdan bu tarafa, Mübarek'in devrilmesinin ardından yapılan yorumları takip ediyorum. Öyle güzel sözler söyleniyor ki; bu günleri yaşamanın verdiği sürur, ömür boyu unutulmaz. Tüm Arap halkları sokaklara dökülmüş; "yaşasın Mısır halkı" diye sloganlar atıyor. Mısırlıların sevincine ortak oluyorlar. Onlar da biliyor ki; Mısır olmaz denileni yaptı. Yapılamaz denileni hayata geçirdi. Zoru başardı. 18 gün boyunca eşine az rastlanır bir barışçıl devrime şahit olduk. Baştan sona itidalli, baştan sona sabırlı, baştan sona heyecanlı bir devrimdi Mısır'da yaşanan. Tahrir meydanına toplanan milyonlar hep birlikte namaz kıldı, slogan attı, çadır kurup gece nöbetinde kaldı, şenlik havasında bir gün geçirdi. Mısır başardıysa artık bunun önünde durulamaz. Eninde sonunda tüm Arap halkları yeni bir devrime besmele çekmenin vaktini bekleyecektir.

Mübarek gitti. Yetkilerini orduya bıraktığını açıklayarak gitti. Şimdi gözler orduda. Mısır halkı zoru başardı ancak asıl zorluk şimdi. Asıl devrim şimdi başlıyor. Öncelikli olarak yapılması gerekenler; yıllardır devam eden olağanüstü halin kaldırılması, geniş tabanlı bir koalisyon hükumetinin kurulması, anayasanın değiştirilmesi, parlamento ve şûra meclisinin feshedilmesi, başkanlık ve yeni yasama seçimlerinin organize edilmesi. Bu saydıklarımız demokratik Mısır’ın inşası için gerekli adımları oluşturmakta. Bunların olabilmesi için ise ordunun en kısa zamanda asli görevine dönmesi ve yönetimi sivillere bırakması gerekiyor. Ben bunların hemen olmasa dahi, kısa süre içerisinde olabileceğine inanıyorum. Mısır'da devrimi halk gerçekleştirdi. Analarının ak sütü gibi helal olsun. Sözü şimdi dostum Selman Maltaş'a bırakıyorum; İmanımız olmasaydı ümidimiz olmazdı. Korkmayın, komplo teorilerinin en hayırlısını da Allah kurar. Çünkü Allah var; problem yok. Mısır halkı kendi özgür iradesiyle kendi geleceğini belirleyecektir inşallah. Dualara en güzel şekilde mukabele eden de Allah’tır değil mi? O zaman, kanı kaynamayan kim var idam mangasına...

14 Ocak 2011 Cuma

"Gerçeğe sadakat şerefimizdir"


Aradan geçen uzun yıllara, bir görünüp kaybolan isimlere, sayfalar dolusu edilen koca koca laflara inat ve mutlaka onlarla birlikte; Gerçek Hayat; bu toprakların en asil dergisidir. Büyükdoğu ve Diriliş dergilerinin ardından; umutsuzluğa, yılgınlığa ve heyecansızlığa duçar olmuş İslamcı düşüncenin, 90'lı yıllar sonu itibariyle, kılavuzluk görevini, büyük bir ciddiyet ve bir o kadar da heyecanla omuzlamış bir dergidir Gerçek Hayat. 10 yıllık kutlu serüvenine nice hikâyeler, nice umutlar ve nice başarılar sığdırmıştır. Her hafta cuma günleri, inatla işaret ettiği noktalara hakkıyla kafa yormamız temennisiyle... Vira bismillah...
2000 yılının benim için simgesel değeri; üniversiteye başladığım yıl olmasının yanı sıra, Gerçek Hayat dergisinin de, yayın hayatına bu yılın son aylarında merhaba demesidir. 2000 yılına verdiğim bu değerleme, basit bir, yıl kutsallığından ziyade; unutmaya meyilli insanoğlunun, hatırlama melekesini canlı tutma isteğidir. Ben üniversiteyi Konya'da okudum. Eylül ayında ayak bastığım şehirde, bir ay sonra dikkatimi çeken en önemli ayrıntı; otobüs ve tramvay duraklarına asılan, boy boy Gerçek Hayat dergisi reklâmları idi. "Gerçeğe sadakat şerefimizdir" düsturunu kendine rehber edinen bir derginin, Kasım ayı içerisinde yayınlanacağı müjdesi veriliyordu. Bu müjdenin esenliğini ve biricikliğini, gözünü ufuklara dikip; "Yok mu gelecek güzel bir haber?" diyen ve böyle soylu bir müjdeye hiç olmadığı kadar susamış bir insan anlar ancak.
Her derginin mutlaka öncü isimleri olur. Onların arzusu, umudu ve hareketiyle yol açılır ve artlarından onlarca isim, onlara omuz vererek yola devam eder. İşte Gerçek Hayat dergisi de; iki idealist insanın öncülüğünde Kasım 2000'de yayınlanmaya başlandı. Bu iki isim; Hakan Albayrak ve Gökhan Özcan. Her iki isim de, konumlandıkları yer ve seslendirdikleri dert itibariyle, duruşlarını uzun bir süreden beri belli eden iki düşünce insanı. Özcan; söz'ün erdemine, Albayrak ise; eylemin bereketine inanıyor. Bu iki isimden önce, bir önceki nesle kısaca göz atalım. Bu arada, derginin ismi, şair İbrahim Kiras'ın İz yayıncılıktan çıkman, Gerçek Hayat isimli kitabından mülhemdir, bunu da buraya not düşelim.
Necip Fazıl Kısakürek, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Rasim Özdenören, Erdem Bayazıt, Mehmet Akif İnan ve diğerleri... İsimlerini gıpta ve saygı ile andığımız bu öncü nesil, insanımızın İslam ile kopan bağının tekrar onarılması için, ömürlerini tasadduk etmiş cefakâr insanlar. Yayınladıkları kitaplar, çıkardıkları dergiler ve yaptıkları konuşmalarla, hakikat kelimesinin altını, kalın çizgilerle çizdiler. Ve bir neslin yetişmesinde ön ayak oldular. Kısakürek, yayımladığı Büyükdoğu dergisi ile, Karakoç Diriliş dergisi ile, Pakdil de Edebiyat isimli dergi ile çevrelerine ışık oldular. Çölden şehre doğru bir yol açtılar. İslamcı düşüncenin bu topraklarda sistematiğini kurup, söz sahibi olmasını sağladılar. Diğer saydığım isimler de, bu işlevi Mavera dergisi ile yaptı. Şüphesiz ki; bu arada ismini anamadığımız daha birçok dergi, yukarıda önemsediğimiz işlevi, yerine getirdi. 90'lara kadar etkilerini bir şekilde devam ettiren bu isimlerin ardından, birilerinin gelmesi gerekiyordu. Ve geldi de... Gerçek Hayat; öncü neslin izindeki isimlerin görünür olduğu, seslerini duyurduğu bir platform oldu. Kimdi bunlar? Hakan Albayrak ve Gökhan Özcan'ın öncülük ettiği bu isimler; Mevlana İdris Zengin, Suavi Kemal Yazgıç, Selahattin Yusuf, İbrahim Kiras, Halime Kökçe, Murat Menteş, İsmail Kılıçarslan, Murat Zelan, Nihat Nasır, Mehmet Efe, Ebubekir Kurban ve isimlerini anımsayamadığımız diğerleri... Büyükdoğu, Diriliş ve Mavera ekolü diyorsak eğer, Gerçek Hayat ekolü de dememiz gerekir. İşte bu isimler -ki birçoğu Gerçek Hayat vasıtası ile ilk kez bir süreli yayında yazmaya başlamıştı- bir önceki nesilden devraldıkları edebiyat ve düşünce bayrağını ellerinden geldiğince taşımaya başladılar. Herkese hak ettiği değeri veren tarih, eminim bunu da böyle yazacaktır.
Öncelikle Gerçek Hayat'ın yayınlandığı döneme iyi dikkat etmemiz gerekiyor. 28 Şubat post modern darbesi yapılalı 2 yıl olmuş. Ortalık toz duman. Göz gözü görmüyor. Pişmanlık, kırgınlık ve kızgınlıktan oluşan ruh durumunun ele geçirdiği bünyeler, iç hesaplaşma halinde. Mahalleyi terk eden, kral sanıyor kendini. Kimse bir başkasının hesabını verme niyetinde değil. Tüm kazanımlar bit pazarına düşmüş, haraç mezat elden çıkarılıyor. Herkes suçu bir ötekine atıyor. Günah keçisi aranıyor, bulunuyor ve kıyasıya yükleniyor üzerine ne var ne yoksa... Yepyeni kanaat önderleri arz-ı endam ediyor bizim sayfalara, bizden gazetelere... İşte tam da böyle bir zamanda; "Gerçeğe sadakat şerefimizdir" diyor birileri. "Bu toprakların çocuğuyuz ve söyleyecek sözümüz var" diyor. "Gerçek Hayat, ülkesinin bugününü içine sindiremeyen ve insanından ümidini kesmeyen bir grup insanın, ortaya koymaya hazırlandığı derginin ismidir. Ama Gerçek Hayat, bundan daha çok, korumakta kararlı olduğumuz bir yaşama heyecanının ve insaniyet aşkının tezahürüdür. Biliyoruz ki; "biz" sanılandan ve söylenenden daha fazlasıyız. Kafalarımızda ve yüreklerimizde taşıdığımız değerler, birkaç küçük badire ile vazgeçilemeyecek kıymette ve asalettedir. Yılgınlığa düşüp yolumuzu şaşıracak, bulduğumuz cevheri havaya savuracak ve varlık sebeplerimizi unutacak değiliz. Kendimiz gibi olmaktan asla utanmıyor ve başımıza gelenlerden iman ettiğimiz eksiksiz gerçeği sorumlu tutmuyoruz. Her karanlığı yıkayacak kudretteki o menbaya, bütün varlığımızla inanmaya kararlılıkla devam ediyoruz..." diyor birileri. Bu satırlar, dergi çıkmadan bir kaç hafta önce müstakbel okura tebliğ edilmiş, Hakan Albayrak, Gökhan Özcan imzalı bir mektuptan alıntı. Zor zamanda söylenen sözler bunlar. Kolay değil bu cümleleri kurmak. Ağır bir yenilgiye uğrayıp, çil yavrusu gibi dağılmış bir orduyu ayağa kaldırmaya, son dakikaya 5–0 yenik giren bir takımı coşturmaya azmetmiş birileri kuruyor bu cümleleri. Gerçek Hayat dergisi, işte bu cümlelerle, bu dualarla yayın hayatına başlıyordu.
Gerçek Hayat dergisinin en dikkat çekici yanı; cesur bir dil kullanması ve olaylara muhalif bir bakış açısı ile yaklaşmasıydı. Derginin ilk sayısı incelendiğinde, mesele daha net anlaşıyor. 1. sayının kapak dosyası Filistin'e ayrılmış ve kapakta "Filistin'de şafak söküyor" cümlesi, manşete taşınmış. İçeride de, Suriyeli entelektüel Cevdet Said ile yapılmış bir söyleşi yer alıyor. Bu, derginin çizgisini, düşünce yapısını ve duasını ele veriyor aslında. Türkiye'de bir dergi, Filistin'i selamlayarak yayınlanmaya başlıyor. Bu önemsenmesi gereken bir tavır. Bu tavrın içerisinde; Misak-ı Milli sınırlarının nerede başlayıp nerede bittiğine dair bir gönderme, katıksız bir ümmet vurgusu ve İttihad-ı İslam düşüncesinin en saf hali gizli. Hakan Albayrak'ın ilk kitaplarından birinin isminin "Halifesiz Günler" olması, basit bir tesadüf olmasa gerek. O kitabı okuyanlar daha iyi bilir ki; Albayrak'ın derdi; ümmettir, ümmetin derdidir. İstanbul'dan çıkar Harlem'e uğrar, Saraybosna'da soluklanır, hemen ardından Tahran'a geçersiniz. Dur durak bilmeyen bir atar damar gizlidir Albayrak'ın yazılarında. Ve haliyle, Gerçek Hayat da, onun cesur izlerini taşır. Hakan Arslanbenzer yönetiminde çıkan iki aylık edebiyat dergisi Atlılar'da yer alan bir Gerçek Hayat reklâmı, işaret ettiği nokta itibariyle ilginçtir. Reklâm metni aynen şöyledir; "Gerçek Hayat, okuyun. Her Cuma günü çıkan efsanevi siyahî boksör Gerçek Hayat'ı Hakan Albayrak ve Gökhan Özcan çalıştırıyor..." Şüphesiz ki; Albayrak'ın lider kişiliği ve Allah vergisi çekim gücü nedeniyle, etrafında çok sayıda isim kenetlenmiştir. Basit bir haber dergisinden ziyade, derinlikli bir yorum dergisidir. Bu sebeple, bir kadro dergisidir Gerçek Hayat. Bu yapısını da, 9 yıl boyunca korumayı bilmiştir. Şüphesiz ki; bu 9 yıl, önemsenmesi gereken bir niceliktir. Türkiye'de, süreli yayınların, bir heyecan başlayıp, sonra hazin bir şekilde kapandığına çok şahit olmuşuzdur. Hele hele, bahsi geçen, haftalık bir dergi ise, o zaman bu 10 yılın, iki kere önemsenmesi ve takdir edilmesi gerekir. Dergi etrafında kenetlenmiş kadronun haricinde, düşünce dünyamızın birçok ismi de, aralıklarla ve farklı zamanlarda Gerçek Hayat’ta yazdı. Yazar kadrosuyla da Gerçek Hayat, okuruna, farklı isimlerde çeşitlilik sunan bir dergi oldu. En başta İsmet Özel'i saymalıyız. Birçoğu, Özel'in ilk sayıdan itibaren dergide yer aldığını zanneder. Fakat öyle değil. İsmet Özel, derginin savunduğu değerler, cesur çıkışları ve muhalif dilinin oluşturduğu auranın etkisiyle burada yazmaya başlar ve uzun süre, "Cuma Mektupları" başlığı altında okuruna seslenir. Benim kanaatimce bu dönem, Gerçek Hayat'ın kelimenin tüm anlamıyla "zirve" yaptığı bir dönemdir. Dergi, İsmet Özel'in de katkısıyla, kendini entelektüel camiaya kabul ettirir. İsmet Özel, dergide sadece yazmaz, kendisiyle yapılan oylumlu röportajlarla da, düşüncelerinden istifade edilir. Hemen ardından; "Toparlanın. Gitmiyoruz!" konferansları gelir. İsmet Özel, birçok şehirde geniş kitlelere seslenir. Konferansın giriş bileti ise; Gerçek Hayat dergisidir. İsmet Özel ve Gerçek Hayat işbirliği ile yapılan bu etkinlikler, Türkiye'de bir ilk olur. Özel'in, İstiklal Marşı Derneği kurma fikri de, kanaatimce bu zaman dilimi içerisinde oluşmuştur. Özel'in haricinde, Hayrettin Karaman, Ulvi Alacakaptan, Ahmet Çiğdem, Nuray Mert, Fatih Okumuş, Cihan Aktaş, Nasuhi Güngör, Mehmet Bekaroğlu, Ümit Aktaş, Ali Gümüş ve Yusuf Kaplan gibi entelektüeller de, dergide düzenli olarak yazdılar. Bosna Hersek'in eskimez Milli Marşı'nın yazarı Cemaleddin Ladiç de, bir dönem Gerçek Hayat'ta yazdı. Derginin, entelektüel camiada itibar sahibi olmasında; partiler, cemaatler, dernekler ve kurumlar üstü bağımsız yapısının etkisi büyüktür. Goygoyculuğa, hizipçiliğe, grupçuluğa ve bağnazlığa pirim vermeyen duruşu, her kesimden takdir görmüş ve adı, her daim saygı ile anılır olmuştur.
Gerçek Hayat, haftalık dosya ve soruşturma haberciliği ile, sorunların göz önüne gelmesi ve çözümü yolunda adımlar atılması için yeni bir medya dili kullandı. Soruna vurgu yapan, sorunu önemseyen ve çözüm konusunda görüş alınan kişilerle, olaya farklı bakış açısı sağlayan bir yayın organı oldu. Gerçek Hayat'tan bahsedilirken asıl üzerinde durulması gereken konu; ülkemizde Ümmet bilincinin gelişmesi yolunda sarf ettiği çabadır. Dergi, İttihad-ı İslam fikrinin bu topraklarda neşv-ü neva bulmasına özel önem göstermektedir. Bilge Kral Alija İzzetbegoviç, Şeyh Ahmet Yasin, Abdurrahman Tenvira, Cevdet Said, Malcolm X, Muhammed Ali ve daha birçok Müslüman şahsiyet, Gerçek Hayat'ta özel bir ihtimam ile yer aldı. Dergi, İslam Dünyası'ndan haberlere her hafta özel olarak 2 sayfasını ayırdı. "İslam Dünyası" başlıklı sayfanın, derginin ilk sayılarından günümüze kadar aralıksız devam ede gelmesi bunun en basit bir göstergesidir. Sayfanın editörlüğünü önce Ahmet Emin Dağ, şimdilerde de, Âdem Özköse yapıyor. Özköse'nin, muhtedi yabancılarla (taze Müslümanlarla) yaptığı röportajlar da, İslam kardeşliği açısından, takdire şayan bir çalışma.
10 yıllık süre zarfında, Gerçek Hayat'tan birçok yazar geldi geçti. Fakat, dergiden ayrılan 3 isim, okurun gönlünde, derin bir sızı olarak kaldı. Gökhan Özcan, Murat Zelan ve Murat Menteş... İlk sayıdan itibaren dergide yer alan bu 3 isim, hemen hemen aynı tarihler içinde okurlarına veda etti. Hiç kuşku yok ki; ismi Gerçek Hayat ile özdeşleşen ve 4 yıl boyunca derginin yazı işleri müdürlüğünü ifa eden Murat Menteş'in dergiden ayrılması, okur açısından kabullenilmesi zor bir karar oldu. Menteş, okurun gözünde dergide ayrı bir yerde konumlanmakta idi. Genç bir şair ve yazar olarak; kıvrak zekâsı ve kelime oyunları ile Gerçek Hayat için bambaşka bir isimdi. Şüphesiz ki Gerçek Hayat da, Menteş için ayrı bir anlam ifade ediyordu. "Gerçek Hayat, bizim için bir yuva, sığınak, yerine göre bir oyun alanı, bir battaniye, bahçe, meydan, cami, bir uzay istasyonu oldu. Burada doğduk, hafiften pişer gibi olduk. Tam anlamıyla acı tatlı günlerimiz oldu. Vay canına…" bu satırlar, Menteş'in dergideki veda yazısından...
Menteş'in zamansız vedasıyla kısa bir bocalama dönemi geçiren dergi, zaman içerisinde kadrosuna yeni isimlerin katılması ile yoluna ara vermeden devam ediyor. Her zaman olduğu gibi Hakan Albayrak ve ardından, Suavi Kemal Yazgıç, Mevlana İdris Zengin, Sibel Eraslan, Nihat Nasır, Mustafa Özcan, Gültekin Avcı, Neşe Kutlutaş, İhsan Eliaçık, Ahmet Zeki Gayberi, Asım Gültekin, Reşat Petek, İbrahim Paşalı, Yusuf Armağan ve genç bir isim, Fatih Mutlu'dan oluşan yazar kadrosu ile aradan geçen yıllara inat, ağırlığını hala aynı şiddette hissettiriyor. 10 Yıl boyunca "bizim mahalleden" hemen herkesin bu dergide yazmasına karşın, bir isim var ki, okurun tüm arzusuna rağmen, Gerçek Hayat yazarı olarak anılamadı... Kekeme Çocuklar Korosu'ndan Tarık Tufan... Kim bilir, belki o da, yazacağı vakti bekliyordur... Faruk Yücel'in dergiye katılımı ve yazı işleri müdürlüğü görevini ifa etmesi, Ümmühan Atak ve Gülcan Tezcan'ın azimli çalışmaları da, Gerçek Hayat açısından sevindirici bir gelişme. Bir başka sevindirici gelişme var ki ona da değinmeden edemeyeceğim: Korsan Hayat. Derginin orta sayfasını ele geçiren korsanlar; keskin eleştiriler, zeki göndermeler ve acımasız özeleştirilerle, Gerçek Hayat'a yeni bir heyecan getirdiler.
Gerçek Hayat'ın ilk yayınlandığı zamanı hatırlıyorum da; dergiyi eline alan birçok kişinin yorumu; "çok güzel ve gerekli bir dergi" diye başlıyor, "fazla uzun sürmez bu macera" diye nihayete eriyordu. Karamsarların değil, her daim umudunu diri tutanların duası kabul oldu; macera; 400 küsur haftadır devam ediyor. Maceraya sahip çıkan Levent Gültekin, Türker Saltabaş ve Ali Adakoğlu'na en derin saygılarımızla...