recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
recep tayyip erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2013 Cumartesi

Evet, biz R4biacıyız!

Duydum ki bize Rabiacı diyormuşsun, el hak doğrudur; bizler Rabiacıyız. Duydum ki bize Filistinci diyormuşsun, yine el hak doğrudur; bizler Filistinciyiz. Yoksa sen Rabiacı, Filistinci değil misin? Eğer sen “Rabiacı da değilim, Filistinci de değilim” diyorsan, işte o zaman eyvah… Ben Müslüman’ım diyen herkesin Rabia işareti ile gurur duyması, Filistin davası ile hemhal olması gerekir. Ötesi yok bunun… Ötesi kör bir karanlık…

Rabia işaretinin ilk yapıldığı andan itibaren Başbakan Erdoğan, büyük bir samimiyetle bu işareti sahiplendi. Gittiği her yerde, katıldığı her mitingde, yaptığı her açılışta Rabia işareti yaptı ve on binlere de bu işareti yaptırdı. En son, partisinin genişletilmiş il başkanları toplantısında Rabia işareti yaptı ve “biliyorsunuz bazıları bu işaretten çok korkuyor ama biz bu işareti yapmaya, mazlumların yanında olmaya devam edeceğiz.” dedi. Elhamdülillah  Ne mutlu ki böyle bir başbakanımız var. Peki, Başbakan Erdoğan, bu sözü kimin için söyledi? Tabi en başta Büyükelçimizi “istenmeyen adam” ilan eden Mısır’ın darbeci yönetimi için ardından da, “gittiğin her yerde bu işareti yapıyorsun. Ne işin var senin Rabia ile. O kadar çok seviyorsan git Mısır vatandaşı ol. Orada istediğin gibi siyaset yap” diyen, diyebilen ana muhalefet lideri Kemal Kılıçdaroğlu için.

Bilmiyorlar ki Rabia işareti sadece Mısır’daki darbecilere karşı değil, dünya üzerindeki tüm darbe meraklıları için, halkını katleden zalimler için, işlenen cinayetler, katledilen insanlar için yapılıyor. Bu işaret, sadece Mısır halkını değil, Türkiye’dekileri, Suriye’dekileri, Filistin’dekileri, velhasıl tüm mazlum coğrafyalardakileri simgeliyor.


Kahire’de doğan, İstanbul’da tasarlanan bu işaret, tüm mazlum halkların ortak işareti. Ancak birileri hala bu işarete alışamadı. Birileri hala bu işaretten korkuyor, ürküyor. Bu işareti karalamak için elinden geleni yapıyor. Kendini Antikapitalist Müslüman olarak vasıflandıran bir yazar, bu işareti masonlarla ilişkilendirdi; “Rabia, Masonik bir işarettir” dedi, diyebildi. Birileri de, bu işaretin tarihte ilk olarak Hazreti Hüseyin’i katleden Yezid tarafından yapıldığını, Hazreti Fatıma’ya atfedilen el işaretine karşı yapılmış bir karşı işaret olduğunu iddia etti. Demek ki Kahireli gençlerin darbeci zalimlere karşı yaptıkları bu işaret, birilerinin fena halde zoruna gitmiş! İnsanları bundan soğutmak için akla hayale gelmeyen lüzumsuz iddialarla akılları bulandırma telaşındalar. Ama bunda başarılı olamadılar, olamayacaklar.


İşaret parmağı havada yapılan “Tekbir” simgesinden sonra, İslam dünyasında en çok bilinen, en çok kullanılan işaret artık Rabia simgesi olacak. Ne mutlu ki tüm dünya Müslümanları gibi Türkiyeli Müslümanlar da bu işareti korkusuzca ve özgüvenle kullanıyorlar. Ama yeterli değil bu. Başbakan Erdoğan’ın bıkmadan usanmadan, inatla sahip çıktığı bu işareti bizler de aynı heyecanla sahiplenmeliyiz. Kimsenin kınamasına aldırmadan, kimsenin iftirasına kanmadan elimiz Rabia olmalı. Bu işaret sadece Ak Partililerin değil, Saadetlilerin, Büyük Birlik Partililerin, Milliyetçi Hareket’e gönül verenlerin, Nur Cemaati mensuplarının, Süleymancıların, Mahmud Efendi bağlılarının da işareti olmalı. “Ne o sen Rabiacı mısın?” diyenlere; “yoksa sen Rabiacı değil misin?” diyebilmeliyiz.

Not: Bu yazı Sancaktar dergisinin 49. sayısında yayınlandı.

7 Ekim 2011 Cuma

Başın sağolsun Başbakanım...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan bu sabah hayatını kaybetti. Haberi aldığımda kendi annem vefat etmiş gibi oldum; boğazıma bir yumruk gelip oturdu, bir kaç damla yaşın yanaklarımdan süzülmemesi için kendimi zor tuttum... Kuşkusuz bir annenin ölmesi çok acı bir duygudur. Daha 2 sene önce anneler gününde elinde bir demet çiçekle annesini ziyaret eden Başbakan Erdoğan; "Cennet annelerin ayakları altında. Bu yüzden annelerin ayaklarının altı öpülesidir, gerçi benim annem pek öptürmüyor ama bazen ben zorluyorum..." Ne kadar içten, ne kadar güzel bir anlatım... Öksüz bir başbakan var şimdi Üsküdar'daki evinde. Annesinin vefatının ardından taziyeleri kabul ediyor. Yüreğinin nasıl yandığını bilemiyorum ama Erdoğan çok düşkündü annesine. Hoş, kim annesine düşkün değildir ki... 
Tenzile teyzeye Allah'tan rahmet diliyorum. Cennette Hatice annemizin komşusu olur inşallah... Başbakanım, başın sağolsun...

13 Eylül 2011 Salı

Arap Baharı ve Türkiye

Bölgemiz değişiyor, Ortadoğu yeninden şekilleniyor. Türkiye'nin aktif bir şekilde destek verdiği Arap Baharı, tüm bölgeyi ayağa kaldırmış durumda. Daha bir kaç yıl öncesine kadar ölüm sessizliği içerisinde bulunan, zamanın ruhunu okuyamadığı için eleştirilen, diktatörler ve tek adamların hakimiyetindeki Arap coğrafyası, 2011 başında adeta küllerinden yeniden doğdu. Dedeleri ve babaları, otoriter yönetim altında zillet içerisinde yaşayan gençler, kendilerinden bekleneni yaptı ve başlarındaki yöneticileri alaşağı etti. Arap dünyasında yaşanan bu değişimin motor gücü ise bölgenin ağabeyi Türkiye idi. Bu zaman zarfında devrimini tamamlayan Tunus, Mısır ve Libya ile devrimini tamamlamaya çalışan Suriye, İran, Irak, Cezayir, Yemen ve Bahreyn halklarının gözü her zamankinden daha fazla Türkiye'nin üzerinde oldu. Başbakan Erdoğan ve Davutoğlu'nun büyük çabası sonucu Türkiye, bölgesinde yol gösteren, sözü dinlenen, takip edilen bir ülke konumuna geldi.

Dün akşam tarihi bir günü yaşadık. Başbakan Erdoğan, Arap Baharı'nı yaşayan ülkelere gerçekleştirdiği ziyaretin ilk durağı Mısır'a gitti. Erdoğan'ı havalimanında binlerce Mısırlı karşıladı. Ellerinde Türk bayrakları, kardeşlik mesajı veren pankartlar ve dillerinde teşekkür sloganları ile Erdoğan'ı bağrına basan Mısırlılar, bir anlamda bölgenin liderinin de kim olduğunu tüm dünyaya göstermiş oldu. Komşularla sıfır problem mottosu, bu ülkeye dar geliyordu. Bu motto görevini ifa etti. Şimdi Komşularla birlik beraberlik zamanı. Benim gördüğüm; bölgemizde "yeni bir dünya" kuruluyor. İğneyle kuyu kazılması mesabesindeki bu değişim, daha da derinleşecek ve önce bölgemiz, ardından da tüm dünya yeni bir güne merhaba diyecek... 

19 Ağustos 2011 Cuma

Türkiye Somali'de

Bazı fotoğraflar vardır ki; anlamına dair ne söylenirse az kalır. İşte bunlardan birisine bugün şahitlik ettik. Açlık tehlikesi ile karşı karşıya kalan ve neredeyse tüm dünya tarafından yalnızlığa terk edilen Somali'ye, Başbakan Erdoğan kalabalık bir ekiple gitti. "Türkiye Somali kardeşliği"ne dair atılan bu adım, alkışı ve duayı fazlasıyla hak ediyor. Türkiye'nin Somali için göstermiş olduğu bu jestin devamının geleceğini ekranlardan izledik. Erdoğan, Somali'ye dair yapılacakları bir bir anlattı. TOKİ marifetiyle başkent Mogadişu'ya hastane yapılacağı, yolların imar edileceği, Somali'nin adeta yeni baştan inşa edileceği müjdesini verdi. Somali için güzel günlerin kapıda olduğuna dair bir umudu taşıyorum. Elhamdulillah... 

15 Haziran 2011 Çarşamba

"Türkiye ordusu Suriye'ye girsin"


Yeni başlatılan bir kampanya. Hakan Albayrak, köşesinde dile getirdi, ardından Kurtuba eksperi Selman Maltaş gündeme taşıdı. Suriye de yaşanan vahşet arttıkça kampanya daha fazla destek buldu.

Suriye'yi esir alan dünyanın en karanlık çetelerinin başında gelen Esad ailesi ve şurekası, Suriyeli kardeşlerimizi günbegün katlediyor. Eskiden bir Hama vardı. Şu an Suriye'nin bütün şehirleri Hama, heryer kan gölü. 

Vahşet sınırımıza kadar dayandı. Sisr eş Şugur bombardıman altında. İnsanlar katliamdan kaçıp Hatay'a sığınıyor.

Baas rejimi çocuklara dahi tecavüzde sınır tanımıyor. Aşağıların da aşağısına düştüler.

Suriye halkının tek umudu artık Türkiye. Bizden yardım istiyorlar. Bu vahşete dur dememizi istiyorlar. 

Birkaç gün önce Abdullah Gül "sivil-asker en kötü senaryolara hazırız" demişti. Bu senaryoların içinde Baas rejimine müdahalede var ve biz Türkiye halkı olarak kardeş Suriye halkının bir avuç katilden kurtarılmasını talep ediyoruz.

Recep Tayyip Erdoğan üçüncü balkon konuşmasında sadece Türkiye'ye değil, tüm İslam dünyasına mesaj verdi. Sadece Türkiye'yi değil, tüm İslam dünyasını önemsediğini ifade eden Başbakan'dan en büyük talebimiz şu an Türkiye ordusunun Suriye'ye girmesi.

Katliama dur demek için.
Eli kanlı Baas rejiminden hesap sormak için.
Kardeşlerimize sahip çıkmak için Türkiye ordusu Suriye'ye müdahale etmeli.

8 Şubat 2011 Salı

Berfo Ana'ya kim müjdeli haber verecek?

Berfo Ana, bizim bin yıllık hüzünlü hikayemizin isimsiz kahramanlarından biri. Bu topraklarda yaşanan karanlık günlerin geride bıraktığı gözyaşlarının en beyazı... Berfo Ana, 103 yaşında. Van’da yaşıyor. Tam 30 yıldır, oğlu Cemil Kırbayır'ı bekliyor. 12 Eylül gecesi gözaltına alınan oğlu Cemil'den o günden beri haber alamıyor. Oğlu Cemil, olur da bir gün çıkagelir diye, evinin kapısını 30 yıldır kapatmıyor Berfo Ana, gözleri yolda oğlunun bir gün ansızın çıkagelmesini bekliyor. Oğlu Cemil, 12 Eylül askeri darbesi sırasında evinden alınıp götürülen, bir daha da haber alınamayan 17 bin fail-i meçhulden sadece biri. İşkence ile öldürüldüğü tahmin edilen Cemil Kırbayır’ın öldürülüşünün üzerinden 30 yıl geçmesine rağmen cesedinin dahi nereye gömüldüğü bilinmiyor.

Gözü yaşlı Berfo Ana; "oğlum gelmeden ölmeyeceğim" diyor. Oğlu Cemil için darbe sonrasında "firar etti" açıklaması dahi yapılmış. Berfo Ana bu yüzden misafir ziyaretlerini kısa tutuyormuş; "oğlum gelir de beni evde bulamaz" diye... Evinin eskiyen yerlerini dahi yaptırmamış; "oğlum gelir de evimizi tanıyamaz" diye... Tüm akrabalarının İstanbul'a göç etmesine rağmen, o İstanbul'a akrabaları ile gitmemiş. "oğlum gelir de beni bulamaz" diye... "Bari" diyor Berfo Ana; "öldü ise, mezarını gösterin de, bir dua edeyim oğluma..." Berfo Ana, 306 haftadır İstiklal Caddesi'nde oturma eylemi yapan Cumartesi Anneleri'nden biri. Her cumartesi kayıplarının fotoğraflarını ellerinde tutup sessizce bekliyorlar; "ola ki sesimizi birileri duyar" diye... En nihayetinde geçtiğimiz cumartesi Başbakan Erdoğan, anaların sesini duydu ve onlarla Dolmabahçe Ofisi'nde bir araya geldi. Dertlerini, sorunlarını, isteklerini dinledi. Bu, Türkiye tarihi açısından bir ilkti. Umarım bunun güzel bir sonucu ortaya çıkar ve gözü yaşlı anneler, yakınlar, eşler; canlarından bir parçalarına bir an önce kavuşur.

Berfo Ana, 103 yaşında. 30 yıldır oğlu Cemil'den gelecek müjdeli bir haberi bekliyor. Berfo Ana'ya kim verecek müjdeli haberi; "oğlun yoldaymış, geliyormuş ana" diyecek...  

3 Şubat 2011 Perşembe

"Bitti sanıyorduk yeni başlıyormuş"


Şalakani dün Radikal'e iki mektup yazdı. Birincide önceki gün Tahrir Meydanı'ndaki coşku, ikincisinde ise aynı meydandaki çatışmalar var.


Dün Radikal’e kısacık bir mektup gönderebildim. Zaten cep telefonları uzun süre çalışmadı. Koray akşamüstü bana ulaşabildiğinde kısaca konuşabildik. Sonra zaten telefon kapandı. Hayatımda hiç bir milyon kişiyle slogan atmamıştım. Hayatımın en güzel günlerinden
biriydi.
Mısır tek vücut bağırdık durduk: Mübarek Git! Akşam yanıt geldi: Gitmiyorum. Hepimizde bir hayal kırıklığı. Bu iş bitti sanmıştık. Yeni başlıyormuş.

Anayasal olarak Hüsnü Mübarek’in eli çok güçlü. Zaten ona bir şey olsa, başkan yardımcısının, yani Ömer Süleyman’ın yeni bir başkan seçilmesi için 60 gün içerisinde ülkeyi seçime götürmesi gerekiyor. Ancak anayasal olarak seçime katılabilmek için öyle kriterler var ki, gerçekten kazanma şansı olanların seçime girmesi bile mümkün değil. Baradey ve diğerleri... Aday bile olamazlar.

Bunu Mısır’da herkes biliyor. Bu nedenle Mübarek gitmeyeceğim dediği zaman, insanların ne hissettiğini anlıyorsunuzdur. Şimdi ne olacak? Cumaya kadar çok büyük olaylar bizi bekliyor. İhvan da (Müslüman Kardeşler) tutum değiştirdi. Daha önce Baradey’in arabulucu olmasını kabul ediyorlardı. Şimdi öyle bir pozisyonları olmadığını söylediler. Taleplerimiz Tahrir Meydanı’ndaki halkın talebiyle aynı dediler: “Mübarek gidecek. Ondan sonra orduyla diyaloğa gireriz.” Geçiş döneminin başlaması için şartları belli.

Kimseye maaş ödenmiyor 
Bu arada Mübarek bizi bölmek için elinden geleni yapıyor. Kimseye maaş ödenmiyor. Biz öyle zengin bir ülke değiliz. Çok dayanamayız. Bilirsiniz orta sınıf, işçilere göre biraz daha tahammülsüzdür yoksunluğa. Bu nedenle hareketten çekilmesi için rejim ekonomik baskı yapıyor.
İhvan içinde de bir ayrışma var. Gençler AKP’ye benzer bir siyasi hareket mümkün mü diye soruyorlar. Yanlış anlaşılmasın. AKP çok farklı. Ancak yine de yaşlı İhvancıların radikalliği gençlerde yok. Eğer bir dönüşüm olursa büyük olasılıkla Türkiye gibi bir İslamcılar içi ayrışma da olur. Ama “Mübarek’ten bir kurtulalım da gerisini biz hallederiz” diyor herkes.

Erdoğan’ın konuşması insanları çok etkilemiş gibi. Erdoğan’ın Mübarek’e “halkını dinle” demesi çok önemliydi. Biraz geç oldu, iyi oldu. Şimdi Mübarek bizi dinlemiyor. Ne olacak göreceğiz. Yarın belki başka bir gün olur.

“Mübarek’i Türkiye’ye çağırın” 
İlk mektubun üzerinden 1-2 saat geçmişti ki tekrar aradım. Bu arada internet geldi. Ama e-posta atmaya zamanım yok. Durum çok kötü. Mübarek ve Başkan Yardımcısı Ömer Süleyman planlarını işletmeye başladı. Güya isyancılara karşı halk ayaklanmış, Tahrir Meydanı’na geliyormuş. Parayla tuttukları binlerce şehir eşkıyasını üzerimize saldılar. Amaçları belli. Bu insanlar bize saldırıyorlar. Biz ya kendimizi koruyacağız ya da onlara saldıracağız. Bizi bize kırdırıyor Mübarek. Sonra orduyu üzerimize salacak. Hepimizi kıracak. Korkunç ve tehlikeli bir plan.

Buradan Erdoğan ve Türkiye’ye sesleniyorum. Bölgesel bir güçseniz, kendinizi kanıtlamak için bir fırsatınız var. Buyrun, bir arkadaş gibi önerilerde bulununuz Mübarek’e. Davet edin. Arap ülkelerine gitmez, Batı’ya sığınmaz. Ama belki Türkiye ikna ederse gider. Erdoğan dün halkını dinlemesini tavsiye etti Mübarek’e. Bir kere de Ankara’da söylesin. Hatta Mübarek Bebek’teki elçilikte otursun. Gitsin de, nasıl olursa olsun.

2 Şubat 2011 Çarşamba

Tahrir'de herkes Erdoğan'ı dinledi


Bu size üçüncü mektubum. Olağanüstü kalabalık bir Tahrir Meydanı'ndan mektubu yazdırıyorum.
Burası harika. Gerçek bir devrim oluyor. Günün en ilginç anı Erdoğan’ın konuşmasıydı. Konuşma sırasında herkes sessizdi. Diplomatik bir dille Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’i değil, bizi desteklediğini
anlattı. Mısır halkının yanında olduğunu söyledi. Durduk ve yalnızca dinledik.

Söyledikleri pozitifti ama ne kadar işe yarayacak, göreceğiz. Mübarek’ten hâlâ ses yok. Hemen ötemde bir tankın topunun ağzında Mübarek’in kuklasını görüyorum. Topun ağzı darağacı gibi gözüküyor.

Çok ironik çünkü Mübarek’in ölümünü temsil eden kukla; Mübarek iktidarını mümkün kılan bir tankın üzerinde. Çok inatçı olduğu için istifa etmiyor ama olacaklar belli. Çünkü bir inatçı Mısırlı’ya karşı burada bir milyon inatçı Mısırlı var. Gidecek. Gitmek zorunda.

Erdoğan'ın tavrı Mübarek'in inadı

Mısır, tarihi bir dönemece girdi. Bir anlamda yol ayrımında. Zira, dün Kahire Tahrir meydanında 2 milyonu aşkın Mısırlı toplandı ve Hüsnü Mübarek'i istifaya davet etti. Mısır'ın diğer şehirleri de Kahire'den farklı değildi. Tüm Mısır ayakta, tüm Ortadoğu halklarının gözü de Nil'in kavruk çocuklarından gelecek haberde. Günlerdir merak edilen konu ise Türkiye'nin olaylar karşısındaki tavrı idi. Nihayet dün Başbakan Erdoğan grup toplantısında Mübarek'e ince bir ayar çekti. Tarihe not düşmek için o bölümü buraya alıyorum. "Tarihte baskıyla, sindirmeyle, korkuyla ayakta kalmayı başaran hiçbir yönetim yoktur. Tarihin her döneminde er ya da geç insanlık onuru bütün zincirleri kırmış, bütün duvarları yıkmış, mazlumun ahı aheste de olsa çıkmıştır... Halka gözünü, gönlünü veya kulağını kapatan yönetimler uzun ömürlü olamazlar. Halkın hiçbir özlemi, hiçbir çağrısı karşılıksız kalmaz. Halka rağmen hiçbir iktidar ayakta duramaz. Devlet halk içindir, halkın varlığıyla, iradesiyle, desteğiyle anlam kazanır. Biz kendimiz için ne istiyorsak dostlarımız ve kardeşlerimiz için de aynısını istiyoruz. Mısır Devlet Başkanı Sayın Hüsnü Mübarek'e çok samimi bir tavsiyede, çok içten bir uyarıda bulunmak istiyorum: Bizler faniyiz, kalıcı değiliz. Her birimiz ölecek ve geride bıraktıklarımızdan dolayı sorgulanacağız... hepimizin gideceği yer iki metreküp çukurdur. Hepimiz gelip geçiyiz, baki olan gök kubbe altında hoş bir sada bırakmaktır, saygıyla anılmaktır, rahmetle yadedilmektir. Yarın öldüğümüzde hocaefendi gelip şunu söylemeyecek, 'Cumhurbaşkanı niyetine, devlet başkanı niyetine, Başbakan niyetine, bakan niyetine' demeyecek, 'er kişi niyetine' diyecek. Seninle beraber gelen sadece kefen olacak. Hem vicdanımızın sesine hem de halkımızın sesine kulak verelim. Onların bedduasına veya hayır duasına hazır olalım. Onun için diyorum ki, halkın haykırışına, son derece insani taleplerine kulak verin, kulak verelim. Halktan gelen değişim arzusunu hiç tereddüt etmeden karşılayın. Açık söylüyorum, istismarcılara, kirli odaklara, Mısır üzerine karanlık planları olan kesimlere fırsat vermeden, Mısır'ın huzuru adına önce siz adım atın. Halkı tatmin edecek adımlar atın. Bugünün dünyasında özgürlükler artık ertelenemez, gözardı edilemez..."
Erdoğan bu sözleri söyledi ancak Hüsnü Mübarek dün akşam canlı yayında kendinden beklenen tavrı gösteremedi. Herkes istifa müjdesi bekliyordu ama çıkmadı. Bildiğimiz Hüsnü Mübarek tavrından başka bir şey göremedik. "Görevimi bırakmıyorum, Eylül ayındaki seçimlerde aday olmayacağım" dedi. Bu hiç bir şey söylemek istemiyorum demekten başka bir şey değil. Mısırlılar da bunun farkında. o yüzden Cuma günü daha kalabalık ve ses getirici bir eyleme hazırlanıyorlar. Bizler de Türkiye'den nefesimizi tuttuk, bir devrime şahitlik etmenin heyecanını yaşıyoruz. Mübarek'in son sözleri dikkat çekiciydi; "Burası benim ülkem, burada yaşadım, savaştım, egemenliğini korudum ve ben bu ülke topraklarında öleceğim." Bu cümlelerden anlaşılan, Mübarek Mısır'ı, Tunus diktatörü Bin Ali gibi terk etmeyecek. Muhtemelen devrim başarıya ulaşırsa ya sarayında intihar edecek ya da yakalanıp yargılamalarına müsaade edecek. 

11 Ocak 2011 Salı

Milli Nizam'dan Has Parti'ye: Milli Görüş Serüveni


"Kongre salonunda başlayarak devam eden ve maalesef zaman zaman maksadını aşan gerginliklerin, tartışmaların, kavgaların daha fazla büyümesini istemedik. Ortalık sükunute kavuşsun. Herkes itidalle, aklı selimle düşünsün istedik. Aslında bize karşı bu muameleyi yapanlarla, aramızdaki gönül ilişkimiz, İstanbul'daki iftar baskınında, masamıza doğru tabaklar, bıçaklar, tuzluklar atıldığı zaman kopmuştu." Has Parti lideri Numan Kurtulmuş'un Saadet Partisi'nden istifa ederken partinin Ankara'daki genel merkezi önünde yaptığı konuşmasında dile getirdiği bu sözler, aslında 41. yılına giren Milli Görüş hareketinde meydana gelen ayrışmanın en can alıcı noktasından biridir. Kurtulmuş'un boğazı düğümlenerek ve gözleri nemlenerek sarf ettiği bu sözler, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal hayatına damga vurmuş olan Milli Görüş'ten ikinci kopuş konusunda bize önemli ipuçları sunmakta.
1969 yılında, Süleyman Demirel'in Adalet Partisi'nden adaylık konusunda veto yiyen Necmettin Erbakan ve bir grup arkadaşının çeşitli illerden bağımsız milletvekili adaylıklarını koyarak başlattıkları “Bağımsızlar Hareketi”nin daha sonra Milli Nizam Partisi ile birlikte ete kemiğe bürünen adı oldu Milli Görüş. 41 yıllık uzun yürüyüşünde Türk siyasi hayatına önemli katkılar sağladı. Yarım asra yaklaşan yaşamında; iktidar da oldu, koalisyon ortağı da. Meclise girip muhalefet görevini de yaptı, baraja takılıp meclis dışında da kaldı. Ancak hiç bir zaman siyasi hayattan kendini vareste kılmadı, liderinin etrafında kenetlenip her türlü olumsuzluğa göğüs gerdi, heyecanından ve inancından taviz vermeden çalışmalarına devam etti.
Milli Görüş'ün ilk partisi, ilk göz ağrısı 24 Ocak 1970'de kurulan ve amblemi "Şehadet parmağı havada sağ yumruk" olan Milli Nizam Partisiydi. O zamana kadarki Demokrat Parti ve ardıllarınca sahiplenilen “devletçi sağ” ile CHP tarafından sahiplenilen “devletçi sol” söylem dışında, bir dil egemendi MNP'de. Tüm söylemlerinde milli ve manevi kalkınmaya verilen önem kendini ele veriyor, parti programında ahlak ve fazilet kavramları ön plana çıkarılıyordu. Türk siyasetine yeni bir soluk getiren MNP, Milli Görüş'ün en kısa ömürlü partisi oldu. 20 Mayıs 1971'de Anayasa Mahkemesi tarafından "Laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle kapatıldı.
Amblemi gibi kendisi de Türk siyasetinde "Anahtar" konumunda olan Milli Selamet Partisi ise, MNP'nin kapatılmasının ardından, 11 Ekim 1972'de kuruldu. Siyasi şiarını; önce ahlak ve maneviyat olarak temellendiren parti, ağır sanayi hamlesi gibi kimilerince hayalden öte gitmeyen, ama kimilerince de Türkiye'nin derdine çare olabilecek birçok projenin hayata geçirilmesi için çalıştı. Aralarında Bülent Ecevit'in CHP'sinin de olduğu partilerle birlikte 3 defa hükümet ortağı oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gerçekleştirilmesinde önemli roller üstlendi. Erbakan'ın 1978'de 4. olağan kongrede yaptığı tarihi konuşmada MSP için söylediği bu sözler aslında Milli Görüş'ün siyasi söylemdeki yerini net bir şekilde özetler: "Milli Selameti bilmek için, bugünkü olayları bilmek için mutlaka tarihimizi yakinen tanımak mecburiyetindeyiz. İşte bu sebepten dolayıdır ki Milli Selametin temsil ettiği büyük manadan dolayıdır ki. Söyleyeceklerime dikkat edin. Aziz delegeler muhterem misafirlerimiz. Her hangi bir kimse; Malazgirt’te inanışının şahlanışını yaşamadan, Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi Ya Allah deyip namluya sürmeden, bir insan Sakarya’nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Selametin ne olduğunu anlayamaz." Sakarya'dan Çanakkale'ye, oradan Malazgirt'e kadar uzanan bu sözlerdeki yerlilik vurgusu dikkat çekiciydi. Muarızlarının, Milli Görüş için "Ümmet vurgusunu öne çıkarıyor, Türkiye'ye özgü şeyler söylemiyor" tarzındaki eleştirileri, Erbakan'ın bu sözleri ile adeta ters yüz ediliyor, bu topraklara ait bir dilin, Milli görüş içerisinde hayat bulduğu gösteriliyordu. Yeni bir heyecan oluşturan MSP de 12 Eylül 1980 askeri darbesinde kapatıldı.

Milli Görüş'ün 3. partisi, 12 Eylül Darbesi'nden sonra 19 Temmuz 1983'de kurulan "Hilal- Başak" amblemli Refah Partisi idi. Milli görüş'ün geniş kitlelerle buluşmasında, Erbakan'ın sözünün daha fazla dinlenir olmasında ve hem Türk hem de dünya siyasetinde Milli Görüş fenomenin yer etmesinde Refah Partisi'nin çok önemli bir yeri vardı. Partinin programları arasında; Türkiye'de manevi kalkınmayı sağlamak, adil düzeni kurmak, ağır sanayiyi gerçekleştirmek, İslam ülkeleriyle olan ilişkileri arttırmak, faizi kaldırmak, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin faydasız olduğu gibi bir çok farklı görüş vardı. Necmettin Erbakan, o zamana kadar hiç bir partinin uygulamadığı birçok siyasi çalışma metodunu, Refah Partisi ile pratiğe döktü. Mahalle teşkilatları, cadde ve sokak paylaşımı, sandık müşahitleri, adam adama markaj, evlerde sohbetler ve video gösterimleri, kahvehane meyhane ziyaretleri, haftalık-aylık toplantılar, mahalleden ilçeye, ilçeden ile, genel merkeze raporların sunumu gibi ciddiyetin ve sorumluluğun fazlasıyla yer tuttuğu parti çalışma sistemi, Refah Partisi ile adım adım uygulandı. Son sözü her zaman Erbakan'ın söylediği geniş katılımlı istişareler, parti politikalarının üretiminde canlılık yaratıyordu. Milli Görüş'e has bu çalışma sistemi meyvesini kısa sürede verdi ve Refah Partisi birçok Milli Görüşçünün rüyasında dahi göremeyeceği oy oranlarına ulaştı. Parti, 15 yıllık siyasi yaşamında İstanbul ve Ankara gibi iki büyük metropolün belediye başkanlığını kazanmanın yanı sıra 1995 seçimlerinde %21 oy oranı ile birinci parti dahi oldu. Tansu Çiller'in liderliğini yaptığı Doğru Yol Partisi ile hükümet ortaklığı kurulmasıyla birlikte Erbakan da siyasi hayatında o çok istediği başbakanlık koltuğuna oturdu. Böylece; “Yıllardır meydanları inleten Mücahit Erbakan sloganı, Başbakan Erbakan”a dönüştü. Gelişmekte olan 8 İslam ülkesinin liderliğinde D-8'lerin kurulması gibi dünya konjonktürünü derinden etkileyen işlere imza atan Refah-Yol hükümeti, tarihe post modern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecinde yıkıldı. Bu yıkım, bir devrin de sonu anlamı taşıyordu. Refah Partisi, sadece iktidardan indirilmekle kalmadı, 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi tarafından "Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri" gerekçesiyle kapatıldı. Milli Görüş lideri Erbakan, bir kez daha siyasi yasaklı oldu.
Refah Partisi'nin kapatılması sonun başlangıcı oldu.
Refah Partisi'nin kapatılması ve Erbakan'ın siyasi yasaklı olması, Milli Görüş için daha önceki deneyimlerden oldukça farklı sonuçlar doğuracaktı. 28 Şubat sürecine kadar yükselme trendine giren Milli Görüş hareketi, bu darbeyle birlikte düşüşe geçmeye başlayacak ve hareket içerisinde özeleştiriler yapılıp, ayrışmalara kadar varan kamplaşmalar oluşacaktı. Olgunluk devresini Refah ile yaşayan Milli Görüş'ün, "Hilal ve Kalp" amblemli 4. partisi Fazilet, 17 Aralık 1997'de kurulacak, Milli Görüş içerisinde ortaya çıkan özeleştiri ve hata sorgulamaları yeterince dikkate alınmadan siyaset kaldığı yerden devam edecekti. Erbakan'ın yokluğunda Fazilet Partisi'nin genel başkanı akîl adam Recai Kutan oldu. Türk siyasetinin beyefendisi Kutan'ın mülayim tabiatı, bir partiyi toparlayabilecek lider kişilikten ziyade, ikinci adam mesabesindeydi. Ancak her şeye rağmen azgın dalgalı sularda partinin Kutan’a emanet edilmesi belki de en uygun seçimdi. Milli Görüş'ün 4. partisinin sesi bu dönemde olabildiğince kısık çıkacak, ne söyleyip ne söylemediği net olarak anlaşılamayacaktı. Fazilet Partisi, Milli Görüş söyleminin neredeyse terk edildiği bir dönemin partisi oldu. Parti programında daha liberal söylemler öne çıkarıldı, Avrupa Birliği'ne girişe dahi yeşil ışık yakıldı. Artık bir daha kapatılmak ve siyasi yasaklı olmak istemeyen Milli Görüş, insan hakları ve demokrasi vurgusu ile muhafazakar bir yol izlemeye başladı. Recai Kutan'ın genel başkanlığı ile birlikte parti içerisinde "Yenilikçiler" ve "Gelenekçiler" olarak iki farklı grup ortaya çıkmış ve hesaplaşmak için gün sayıyordu. Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın 7 Mayıs 1999 günü partiye kapatma davası açmasından bir yıl sonra, 14 Mayıs 2000'de yapılan 1. Olağan Kongre, Fazilet Partisi için -ama daha genelde Milli Görüş için- bir dönüm noktası oldu. Bu kongrede, "gelenekçiler" ile "yenilikçiler" arasındaki çekişme iyice su üstüne çıktı. Yenilikçi kanadın adayı Abdullah Gül 521, Recai Kutan 633 oy aldı. Parti gelenekçilerin yönetimine kaldı. Erbakan’ın desteklediği Kutan kazanmış, Erdoğan’ın destek verdiği Gül kaybetmişti. Ama bu, Milli Görüş için sonun başlangıcı oldu. Milli Görüş partilerindeki kongrelerde hiçbir zaman iki aday çıkmamış, seçimler hep tek aday üzerinde uzlaşılarak yapılmıştı. Bu kongre bu yönden de çok farklıydı.
1976 yılında Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanı olan, aynı yıl MSP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığına getirilen Recep Tayyip Erdoğan'ın Milli Görüş hareketi içerisindeki yavaş, ancak kendinden emin yürüyüşü, onun, Refah Partisi'nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na kadar gelmesini sağlamıştı. Karizması, duruşu, hitabeti ve daha birçok özelliği ile Erdoğan, Milli Görüşçüler tarafından Erbakan sonrası için düşünülen en büyük lider adayıydı. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olması, Erdoğan'ın, tüm Türkiye'de tanınmasını sağladı. Birçok defa dillendirilen yeni lider arayışlarının hemen hemen tek muhatabı olan Erdoğan, bu duruma o günlerde “Hocam varken ben o makamı düşünmem” sözleriyle karşı çıkmıştı. Ancak Erbakan'ın yasaklı olması ve Fazilet Partisi'nin içinde bulunduğu durum, adeta Erdoğan'ın önünü açıyordu. Herkesin sonuçlanmasını beklediği karar nihayet açıklanıyor ve Fazilet Partisi 22 Haziran 2001'de Anayasa Mahkemesince Refah Partisi'nin devamı olduğu gerekçesiyle kapatılıyordu. Milli Görüş bir kez daha budanmış, sabırla olgunlaşması beklenen meyveler olgunlaşamadan hasat edilivermişti. Fazilet’in kapanması ile birlikte parti içinde derinleşen ayrışma ete kemiğe bürünme fırsatı bulacaktı.

Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını "Gelenekçiler" ve "Yenilikçiler" olarak adlandırılan iki kanattan sürdürdü. Farklı otellerde buluşuldu, tartışıldı ve "'Milli Görüş'ü sahiplendiklerini vurgulayan kanat Recai Kutan'ın genel başkanlığında 20 Temmuz 2001'de “Hilal ve 5 yıldızlı” amblemi ile Saadet Partisi'ni kurarken, "Değişimci" kanat da, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001'de, “Ampul” amblemli Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu. Milli Görüş, yıllar sonra ilk kez ikiye bölünmüş ve "Biz yaşadıklarımızdan ders aldık, dilimiz de, görüşlerimiz de değişti" diyenler ile "Hayır biz değişmedik, taleplerimizden vazgeçmedik" diyenler iki ayrı parti ile yollarına devam etme kararı almışlardı. İki partili bu dönem, Türkiye için heyecanlı, Milli Görüşçüler için ise bir hayli yorucuydu. Milli Görüşçü aileler kendi içlerinde ayrışmaya, iki parti arasında tercih yapmaya başladılar. Babalar ile evlatlar, hatta eşler arasında Saadet – Ak Parti tercihi zor bir sürece kapı aralamıştı. İki partinin ilk kez girdiği 3 Kasım 2002 seçimlerinde Ak Parti, rekor bir oyla iktidara gelirken, Saadet Partisi ise hiç beklemediği bir yenilgi aldı. Bu durum, Ak Parti'yi her manada rahatlatırken, Saadet Partisi'ni ise daha içe kapanık ve marjinal bir konuma itti. Ak parti, ülke ve dünya dengelerini gözeten bir politikayı benimserken, Saadet Partisi daha İslamcı bir damara yaslandı. Irak, Filistin, Doğu Türkistan meselelerinde Çağlayan Meydanı, Saadet Partisi'nin en uğrak mekânlarından biri oldu. Parti, milyonluk mitingler düzenleyerek adeta "Ben ölmedim" mesajı verdi. Milli Görüş'teki bu ayrışma görünürde çok kolay olmuştu ancak bu Saadet Partisi'ni tercih edenlerce kolay kabullenilmedi. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti'ye geçen eski Milli Görüşçüler kıyasıya eleştirildi. Eleştirinin dozu çoğu zaman abartıldı ve eski dava arkadaşları ihanetten mürtedliğe kadar varan birçok sıfatla anılır oldu. Aslında bu "kendini zehirleyen dil" Milli Görüş için yeni bir durum değildi. Zira Milli Görüş partilerinde, Erbakan başta olmak üzere kurmaylar ötekileştirici bir dil kullanıyordu: “Biz ve diğerleri...” Bu durum 41 yıl boyunca Milli Görüş hareketinin en çok eleştirilen noktası oldu. Karşı tarafı rencide edici, küçümseyici, yok sayıcı, kendini üstün, seçilmiş, tek gören bir dil kullanmak belki ilk başta insanı rahatlatıyordu ancak bu heyecanın oylumlu bir getirisi ise ne yazık ki yoktu. Siyasi bir hareket olan Milli Görüş’ün hedef kitlesi tüm Türkiye olmasına karşın, bu şekilde bir üslup kullanılması sorgulanması gereken bir durumdu. İslamcı damardan beslendiğini iddia eden bir hareketin, “nefret ettirmeyiniz, müjdeleyiniz, sevdiriniz” uyarısına aykırı davranması büyük bir çelişkiydi aslında. Özeleştiriyi fazlasıyla gerektiren bir problemdi bu.

Numan Kurtulmuş'un "Saadeti"i kısa sürdü

28 Ekim 2008’de Saadet Partisi kongresinde Genel Başkanlığa Numan Kurtulmuş’un gelmesi, parti için önemli bir gelişmeydi. Kurtulmuş'un genel başkan olması ile birlikte düşman kardeşler konumundaki Ak Parti’ye karşı yapılan yıkıcı muhalefetin yerini, yapıcı ve yol gösterici politikalar aldı. Kurtulmuş’un kendine “has” üslubu hem Saadet’in geniş kitlelerce tanınmasını sağladı, hem de Türk siyasetini yeniden formatlamaya başladı. Girdiği her seçimde meclis dışı kalan, oy oranı %5’i geçmeyen Milli Görüşçüler de partideki bu değişimi büyük bir heyecanla takip ediyor, Kurtulmuş ile birlikte başlayan yükselme ivmesinin daha da artacağına olan inançları ile parti çalışmalarına hız veriyorlardı. Ancak bu bahar havası uzun sürmedi. 11 Temmuz 2010’da yapılan kongre, taşları yerinden oynattı. Kongre öncesi medyada çıkan "Saadet'te Erbakan vesayeti sona erecek" türü yayınlar sonucu Erbakan adına hareket eden çekirdek kadro, Numan Kurtulmuş’un kendi başına hareket etmesini içine sindiremeyip dizginleri ele almak istedi. Kurtulmuş’un tavizsiz duruşu, iplerin daha da gerilmesine sebep oldu ve ne yazık ki Türkiye tarihinde bir ilk olan İstanbul’daki o meş’um iftar baskını yaşandı. Kendilerine Erbakan taraftarı diyen bir grup, akşam ezanı vakti iftarın verildiği oteli basıp “Hocaya sadakat şerefimizdir” sloganları eşliğinde masaları devirmeye, Kurtulmuş’un misafirleri ile birlikte oturduğu masaya çatal, bıçak, tuzluk atmaya başladı. Milli Görüş liderinin adının arkasına saklanan birileri, Müslümanların en emin olması gereken bir saatte ortalığı bir birine katmış, Müslüman’a yakışmayacak hareketler sergileyip adeta terör estirmişti. Kamuoyunda, “Erbakan’ın oğlunu, kızını, damadını listeye almadığı için Kurtulmuş’un üstü çizildi” algısına yol açan ve Kurtulmuş’un “Gönül bağlarımızın kopmasına neden oldu.” dediği bu baskın, Milli Görüş’teki 3. ayrışmanın da ateşleyicisi oldu. Kurtulmuş’u destekleyen parti ileri gelenlerinin arabalarının tekmelenmesi, her platformda Kurtulmuş’a en ağır hakaretlerin edilmesinin sonucunda Numan Kurtulmuş, 1 Ekim 2010’da hem genel başkanlıktan hem de Saadet Partisi’nden istifa etti. Kurtulmuş'un istifası Milli Görüş hareketi için ilkti. Ak Parti deneyiminde böyle bir olay yaşanmamıştı. Yaşananlara bir anlam veremeyen, partideki Erbakan -Kurtulmuş restleşmesini kabullenemeyen Milli Görüşçüler bir kez daha yol ayrımına gelmişti. Milli Görüş'teki bu 3. ayrışma ise fazlasıyla dramatikti. Bu sadece, partideki siyaset yapma üslubunun ve tavrının değişikliğine inanan iki grubun ayrışmasından ziyade, "Gönül bağlarının kopması" idi.
Numan Kurtulmuş ve arkadaşları istifa sonrası yeni bir hareket için istişarelere devam ederken, 17 Ekim 2010’da yapılan Saadet Partisi kongresinde, herkes farklı bir isim bekliyordu ancak Partinin başına Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan seçildi. Bu seçim, Kurtulmuş'un istifası sonrası Milli Görüş teşkilatlarındaki dağılmanın önlenmesi için düşünülmüş zorunlu bir tercihti. Saadet Partisi, Kurtulmuş'un gidişiyle partide meydana gelen depremi ancak bu şekilde önleyebileceğini düşünmüştü. İki kişinin yardımı ile yürüyebilen Milli Görüş'ün 84 yaşındaki bu ulu çınarı, kimilerine göre siyaseti bırakıp köşesine çekilmeli ve anılarını yazmalıydı. Her fırsatta, 91 yaşında İstanbul'un fethi için yollara düşen Ebu Eyüp El -Ensari'yi kendine örnek aldığını söyleyen Erbakan içinse siyaset, cihat demekti ve onda da yaş haddinden dolayı emekli olunmazdı. Ama kim ne derse desin, Milli Görüş'ün efsane liderini iki büklüm yürürken görmek, hiç bir Milli Görüşçünün kolay kabullenebileceği bir görüntü olmasa gerek. Saadet'te bunlar yaşanırken, Numan Kurtulmuş da 1 Kasım 2010’da amblemi “Osmanlı Medeniyet Güneşi” olan Halkın Sesi Partisi’ni kurdu. Kuruluşundan 1 ay sonra ilk kongresini yapan Has Parti böylece, Türk siyasetinin en genç partisi olarak önümüzdeki genel seçimlere girmeye hak kazanmış oldu.
Milli Görüş hareketindeki bu yol ayrımları neticesinde Türk siyaseti Necmettin Erbakan’dan sonra, Recep Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi iki önemli lider daha kazanmış oldu. Has Parti kurucusu ve aynı zamanda Psikiyatr olan Prof. Dr. Erol Göka’nın tabiri ile Türkiye’nin son 20 yılındaki yöneticilerini yetiştiren Erbakan, bu ayrılmaların neticesinde önce Erdoğan ile iktidarı oluşturdu, şimdi de Kurtulmuş ile muhalefeti şekillendirmeye başladı. Şimdi cevabı merak edilen soru: Ak Parti, Saadet ve Has Parti'nin yeni dönemde nasıl bir denklem oluşturacağı ve Türk siyasetinde oynayacakları rol olacaktır.

24 Temmuz 2009 Cuma

18 ocak'tan 29 Ocak'a davos


Tarih, 18 Ocak'ı bir zaferin ilan edildiği gün olarak kaydedecek. Bu konuda en ufak bir kuşkuya sahip değiliz. Kara savaşını göze alamayan İsrail'in, havadan bombardıman yaparak sürdürdüğü bu vahşi savaşın son bulduğu günü, Gazze'nin direndiği, teslim olmadığı, af dilenmediği, yiğit, başı dik bir şekilde İsrail'i ateş kese mecbur bıraktığı bir tarih olarak anımsayacağız. 18 Ocak kadar anımsanacak bir tarihimiz daha var; Başbakan Erdoğan'ın Davos Ekonomik Forumu'nda, İsrail Cumhurbaşkanı Şimon Peres'e söylediği sözler, kullandığı beden dili ve toplantıyı bitiren tavrının gerçekleştiği tarih 29 Ocak... Gazze'den İstanbul'a, Tahran'dan Caracas'a kadar, tün mazlum milletlerin duygularına tercüman olan bir devlet adamının -belki gecikmiş- ama sonuna kadar haklı tavrına şahitlik ettiğimiz bir tarih 29 Ocak... Uzun bir aradan sonra ilk defa o akşam televizyon başında gözü yaşlı, yüreği coşkulu ve uykusuz geçirdik bir geceyi. Duaların ardı arkası kesilmedi. Bıkmadan seyredilesi keyifli siyasi bir röveşata tadındaydı her şey…
İnsan ömrüne sığmayacak kadar ilginç ve bir o kadar da bereketli zamanları yaşıyoruz. 22 Günlük savaş, direniş ve zafer... Cennete kanat çırpan çocuklar için, yavrusunu kaybeden anneler için, vatanlarını savunan yiğitler için yüreği yanan koca bir ümmet. Gazze için ayağa kalkan ümmetin; "Bağımsız Filistin Devleti kurulmadan oturmak bana haramdır" diyen tavrı. Hepsini bir aydan daha kısa bir zaman diliminde yaşadık. Ve yaşamaya da devam ediyoruz. Erdoğan'ın Peres'in yüzüne karşı; "Siz öldürmeyi iyi bilirsiniz!" haykırışıyla özetlenebilecek bir tavra şahit olduk Davos'ta. Sonrası malum. Bir yanda; ellerinde Türk bayrakları ve Erdoğan posterleri ile kutlamalar yapan Gazzeliler ve diğer yanda ise bu sözlere İsrail'den daha fazla içerleyen İsrail yanlıları... Erdoğan'ın Davos çıkışını alkışlıyoruz. Ancak bu çıkışın bizi "tavır sarhoşu" etmesine izin vermeden, Bağımsız Filistin davasını savunmaya kaldığımız yerden devam etmeliyiz.

Erdoğan'ın Peres'e ve onun şahsında işgalci İsrail Devletine söylediği sözlerin satır aralarının iyi okunması gerekiyor. Gazze savaşı bitti, fakat bu savaşın niçin çıktığı, savaştan önceki ateşkesin hangi şartlarda devam ettirilmek istendiği, Hamas'ın niçin ateşkesi uzatma taraftarı olmadığı tam olarak anlaşılamadı ve halen yanlış yorumlanıyor. Siyonist propagandanın bilinçli bir şekilde gözlerden ırak tutmaya çalıştığı gerçeklerin iyi bilinmesi gerekiyor. Davos, bu gerçeklerin tüm dünya kamuoyuna duyurulmasına iyi bir zemin sağladı. Erdoğan, bu zemini iyi kullandı. İşte

Erdoğan'ın unutulmaması gereken satır araları:
1-İsrail ile Hamas arasında Haziran 2008 tarihinde başlayan ateşkes süreci içerisinde Gazze'den İsrail'e bir tane dahi roket atışı olmadı.
2-Bu ateşkes anlaşmasının içeriğinde; İsrail tarafının Gazze'ye uygulanan abluka ve ambargoları kaldırması gerekiyordu. Fakat bu sözler yerine getirilmedi. Gazze adeta açık hava hapishanesine çevrildi. İnsanlıktan tamamen tecrit edildi. Yani herhangi bir kapısından Filistin'e bir sandık domates sokmak isterseniz bu İsrail'in müsaadesine bağlı. İsrail müsaade etmedikçe siz Filistin'e bir sandık domates sokamazsınız. İşte adına ateşkes denen anlaşmanın yerine getirilmeyen sözleri ve Gazzelilere reva görülen muamele...
3-İsrail Başbakanı Ehud Olmert'e soruyorum; "Madem bu füzeler atılıyor diyorsunuz, peki, bu füzeler sebebiyle ölen İsrailli var mı?" Cevap: "Ölen kimse yok" 6 Aylık ateşkes süresince ölen bir tane dahi İsrailli yok iken, bu 6 ay içerisinde 28 Filistinli İsrail saldırıları sonucu hayatını kaybetti. Yani fiilen ve alenen ateşkesi bozan taraf İsrail olmuş oluyor. Fakat dünyaya, ısrarla ateşkesi Hamas'ın bozduğu propagandası yapılıyor.
4-"Plajda öldürülen çocukları unutmadık...'" İlk başta anlamı çözülemeyen bu cümle, içerisinde derin bir anlam ve derin bir sızıyı barındırıyor. 9 Haziran 2006 tarihinde, yani ateşkes süreci içerisinde Gazze sahilinde piknik yapan Galya ailesinin 7 ferdi İsrail füzeleri ile vuruldu... Gazze sahilinde kamp yapan askeri bir birlikten, İsrail'i tehdit eden her hangi bir oluşumdan bahsetmiyoruz. Tek amaçları güzel Gazze sabahında Akdeniz sahilinde vakit geçirmek olan masum bir ailenin katledilmesinden bahsediyoruz. İşte; Erdoğan'ın Peres'in gözünün içine bakarak söylediği cümlenin anlamı budur. Bu olayı hiç kimsenin unutmaya hakkı yok...
5-Saldırıların başladığı 27 Aralık'tan 4 gün önce Ankara'ya gelen Olmert'e; "Hamas'ın elinde bulunan İsrail askerinin salıverilmesine karşılık siz de İsrail zindanlarında tutulan Filistin Meclis Başkanı ve Milletvekillerini serbest bırakın" dedim. Olmert, cevap olarak; "Bunları serbest bırakırsak Mahmud Abbas kriz geçirir!" dedi. Erdoğan'ın; "Bunu artık açıklamak zorundayım" diyerek anlattığı bu pazarlık unutulmuş bir gerçeği gün yüzüne çıkardı. 2006'da yapılan ve Hamas'ın %60'la iktidara geldiği seçimin sonucunda İsrail Filistin Meclisi'ni işgal etti ve Meclis Başkanı olmak üzere çok sayıda milletvekilini tutukladı. Gazze halkının oyları ile seçtiği vekiller 3 senedir haksız yere İsrail hapishanelerinde tutuluyor. Dünyanın ayağa kalkması gereken bu olayı ne yazık ki bizler de unutmuştuk fakat Erdoğan Davos'ta bir kez daha hatırlattı. Milletvekillerinin serbest bırakılmalarına -9 Ocak'ta görev süresi bitmesine karşın hukuksuz olarak görevine devam eden- Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas'ın gösterdiği refleksi de Olmert'in ağzından öğrenmiş oluyoruz. Bu sözlerden; Hamas'ın, İsrail işgale karşı pasif durmakla suçladığı Abbas'ın, sadece pasif değil aynı zamanda işbirlikçi bir tutuma da sahip olduğunu üzülerek görmüş olduk.
6-İsrail'in Gazze'yi denizden, havadan ve karadan bombalaması sırasında; çok sayıda cami, okul, hastane ve kamu binası vuruldu. Bunların yanında BM'nin de çok sayıda okulu ve binası bilinçli bir şekilde bombalandı. BM Güvenlik Konseyi acil olarak toplandı ve savaşın durdurulması için karar aldı. Ancak İsrail BM kararlarını tanımadığına dair açıklama yaptı. Fakat BM bu açıklamaya rağmen İsrail’e herhangi bir yaptırımda bulunmadı. Irak'ın Kuveyt'i işgalinde 48 saat içerisinde Irak'ın üzerine çullanan BM, söz konusu İsrail olunca ölüm sessizliğine büründü. Savaş bitti. Acaba BM vurulan binaları için herhangi bir soruşturma başlatacak mı?
Erdoğan'ın; savaşın öncesini, savaş ânını ve savaş sonrasını çok net bir şekilde gözler önüne serdiği tarihi konuşmasından unutulmamamsı gereken 6 maddeye kısa ve öz olarak dikkat çektik. İsrail manipülasyonu ile olayları yanlış yorumlayan milyonlara gerçeklerin en sahici halleri ile gösterilmesi gerekir. Davos bize bu fırsatı fazlasıyla sundu.