Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yapay Zeka etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Mart 2020 Cumartesi

İnsanın ve dünyanın dönüşümü: Transhümanizm


21. yüzyıl, insanoğlunun iletişim konusunda sınırları zorladığı, her şeye ve herkese sınırsız erişim imkânına sahip olduğu, kendisini aştığı ve dünyayı baş döndüren bir değişime uğrattığı, kaotik bir sürecin başlangıç noktası olarak hatırlanacak. İnternet ve özelde sosyal medya platformlarının iletişim ihtiyacımızı gidermekten daha fazlasını yerine getirmek için oluşturulduğu konusunda neredeyse hiç şüphe duymuyoruz. Her ne kadar sosyal medyanın yararlı işler yapmak için güzel bir platform olduğu sıkça dile getirilse de işin derinine inildikçe bir şeylerin ters gittiğine ya da gideceğine dair kötü bir his kaplıyor içimizi. Sosyal medya platformlarıyla ilgili sıkça dillendirilen, “bir ürüne onu kullanmak için para vermiyorsanız, büyük ihtimalle ürün sizsinizdir” uyarısı, bu şüphemizi ve endişemizi daha bir artırıyor.

Hemen her konuda kendini aşması gerektiği üzerine bolca propagandaya maruz kalan insanoğlu, internet vasıtasıyla içine sokulduğu bu ışıltılı yolun, karanlık bir çıkmaz sokak olduğunu henüz fark edebilmiş değil. Özellikle yapay zekâ konusundaki gelişmelerin baş döndürücü seviyeye ulaşması, nesnelerin interneti olarak isimlendirilen ve insanların birçok işte devre dışı kalmasına yol açacak sürecin hızlandırılması, 5G teknolojisinin adım adım yaklaşması, robotların daha da akıllanması ve kendi başlarına hareket edecek kadar güçlenmesi, insanlık için karanlık bir geleceği işaret ediyor.
Aslında her şey insanın daha uzun yaşaması, daha acısız/ ağrısız bir yaşam sürmesi, yaşlanmaması, güçsüzleşmemesi, unutmaması, mutsuz olmaması için tasarlandı. Daha önce yaşayan insanların sahip olamadığı tüm özellikleri bünyesinde barındıran bu mükemmel insanın oluşabilmesi için ne gerekiyorsa yapılmalıydı. Rönesans ve Aydınlama’nın asıl amacı bir anlamda bu mükemmel insana ulaşma yolunda atılması gereken adımlardı. Rönesans; resim, mimari ve edebiyat üzerinden, Aydınlanma ise akıl, bilim ve teknik üzerinden kendini gerçekleştirdi. İçinden geçtiğimiz üçüncü aşamanın temel amacı ise teknoloji, genetik ve sibernetik temelli bir dönüşümü hedeflemektedir. Rönesans ve Aydınlanma; “Hümanizm” adı verilen yeni düşünce sistematiğinin ortaya çıktığını müjdeliyordu. Bir anlamda Hümanizm, insanın, her şeyin ölçütü olması, yani tanrılaştırılmasıydı. İnsanın ve dünyanın dönüşümünü hedefleyen bu düşünce sistematiğinin ulaşmayı düşlediği nihai dünya ise “Post-human” yani “insan sonrası” dönemdi. O dönemin geçiş evresi ise “Transhümanizm” olarak adlandırılıyor. Bu konuda Batı’da oluşan literatür kıyısız bir denizi andırırken, ülkemizde bu konular henüz yeterli ilgiyi görmüş değil. Doç. Dr. Ahmet Dağ’ın kaleme aldığı ve Elis Yayınları tarafından yayımlanan “Transhümanizm: İnsanın ve Dünyanın Dönüşümü” başlıklı kitap, hem ismiyle hem de içeriğiyle bir ilk olma özelliği taşıyor. Yazara göre hümanizm; insanı hurafenin/ dinin/ maneviyatın/ aşkın olanın zincirlerinden kurtarmayı hedeflemişti, transhümanizm ise insanı biyolojik/ genetik zincirlerinden kurtarmayı vaat etmektedir: “Transhümanizm; temel olarak pratik akılla insanı geliştirme arzusunu, insan zekâsını, fiziksel ve psikolojik kapasitesini artırma ve yaşlanmayı ortadan kaldıran teknolojileri geliştirme imkânını olumlar. Genetik devrim, DNA’yı modifiye ederek insanoğlunun doğasını geliştirecektir. Ve nihayetinde insanı kozmik varlık boyutundan çıkarıp teknolojiye eklemlenmiş bir varlık türü haline getirecektir.” (Dağ, 2018: 239)

Kitabında “transhümanizm”in adım adım izini süren ve bu konuda Antik Yunan’dan başlayıp Hıristiyan inancının köklerine kadar inen Ahmet Dağ’a göre; insan hayatını kolaylaştırma amacında olduğunu iddia eden transhümanizm; popüler bir akım olmaktan daha çok, araç ve yöntemleri olan, dönüştürücü, bilimsel- teknolojik, sosyal ve kültürel boyutları olan ideolojidir. “Bu ideolojinin mümessilleri; nano- bilim, nöro- biyoloji, genetik mühendisliği, modern tıp, enformasyon teknolojisi, bilgisayar ve yapay zekâ üzerine çalışan bilim adamlarıdır. Transhümanistler için bu teknolojiler ile mühendisler ve bilim adamları tarafından yönetilen güç aygıtları; sosyal, iktisadi, kültürel ve biyolojik değişimleri meydana getirecek unsurlardır.” (Dağ, 2018: 131)

Bilim kurgu romanları ile başlayan bu süreç, beyaz perdeye yansıyan filmlerle adeta insanın varacağı nihai noktayı gözler önüne serdi. Modern zamanlarda Amerikalı bilim insanı ve bilim kurgu yazarı Isaac Asimov’un başını çektiği düşünürlerin hayal dünyası, bir müddet sonra gerçeğin ta kendisi olup çıktı. Terminatör, Matrix, Avatar, I, Robot, Wall- E ve benzeri filmlerle insan sonrası döneme bizi hazırlayan; Lucy, Ex Machina ve Transcendence gibi insanla bilgisayarı/ interneti mecz eden filmlerle bu dönemi canlı bir şekilde betimleyen ve adeta kanıksamamızı sağlayan transhümanistler, aynı zamanda bilgisayar ve internet temelli yeni nesil şirketlerin yapay zekâ, nanoteknolojiler, genetik bilimi ve uzay çalışmaları ile de bu dönemi inşa etmeye başladılar. Evrim teorisinin eleştirilemez bir konuma getirilmesiyle, atacağı her adımdan önce zar atan tesadüfler tanrısının merhametine terk edilen insanoğlu, bilim ve teknolojinin tek gerçek hakikat olduğu konusunda ikna edilmişe benziyor. Kutsalın yerinin olmadığı ve sözünün geçmediği bu evrende, kutsalı çağrıştıran bir insanın da var olmaması gerekiyor. Bunun yolu ise bir tanrı tarafından yaratılmış olan insanın, tanınmayacak ve kendisini aşacak şekilde mutlaka değişime uğramasından geçmektedir. Dağ’a göre; “kendi zekâsını aşan, zekâsının modellemesinden hareketle yapılan daha üstün yapay zekâlara ve kendi bedenini aşan biyonik adamlara yerini bırakan insan, gittikçe hakikatinden uzaklaşıp yapay hale gelmektedir. Böylece insanlık, organik süreçten, mekanik sürece taşınmaktadır.” (Dağ, 2018: 127)
Digital-woman-cropped_tcm18-38773
Otomobiller, bilgisayarlar ve diğer teknolojik araçlarla hayatının kolaylaştığına inandırılan insan, bir anlamda makineler olmadan hiçbir şey yapamaz hale geldi. Makinelerin yardımcılığı, yakın bir gelecekte yerini makinelerin hâkimiyetine bırakacak. İlginç olansa Transhümanistler için makbul olan büyük ve hantal makineler değil, küçük ve hafif çipler, yani nano-teknolojilerdir. Popüler teknoloji şirketlerinin bugünlerde ana hedefini bu oluşturuyor artık. Bir yandan nanoteknolojik bir düzen inşa edilirken bir yandan da insan, sanal dünyaya adapte edilmeye çalışılıyor. Tıpkı, Fransız filozof Jean Baudrillard’ın 1996 yılında kaleme aldığı “Tam Ekran” isimli makalesinde “bilgisayar gerçek bir protezdir” derken bahsettiği tarzda bir adaptasyon. Yaşamını, düşüncelerini, hayat tarzını, fantezilerini, inançlarını, eğlencesini, karamsarlığını, ideolojilerini sanal dünyaya transfer eden/ yükleyen insan, bir anlamda, kendi elleriyle inşa ettiği avatarının gölgesinde kalmış oluyor. Sosyal medyada paylaştıklarımız kadarıyla mutluyuz, orada göründüğümüz kadar varız, oradaki pozlarımızdan anlaşıldığı kadar bilgiliyiz, orada beğenildiğimiz kadar popüleriz, orada takip edildiğimiz kadar muteberiz artık. Gerçek hayatta bir gün ölsek bile, sanal âlemde yaşayacağız, profilimiz silinmediği müddetçe “orada” var olmayı sürdüreceğiz. Daha önce yazdıklarımız da tekrar tekrar paylaşılacak ve böylece sanki yaşıyormuşuz gibi muamele görmeye devam edeceğiz.

İnsanın ve dünyanın dönüşümüne dair karanlık bir tablo çizen, bu geçiş dönemini durdurulabilecek ve engel olunabilecek bir süreç olarak görmediğini belirten Felsefe Doçenti Dağ, bu sürecin zaaf ve imkânları konusunda özellikle akademinin daha fazla sorumluluk alması gerektiğini söylüyor. Transhümanizm başladı ve baş döndürücü bir hızla ilerliyor. Bu süreçte ne kadar özne ve ne kadar figüran olacağımız meselesi hem kendi geleceğimizi hem de insanlığın geleceğini belirleyecek. Sanırım bu konuda her şeyden önce, yeterli yerli literatürün oluşması, ilk hedefimiz olmalı.

[Bu yazı 15.03.2019 tarihinde Karar gazetesinin Görüşler sayfasında yayımlandı]

Bir “Matrix” alanı olarak sosyal medya


Morpheus: Matrix nedir? Kontrol. Matrix, bilgisayar tabanlı bir düş dünyasıdır. Bizi kontrol altında tutmak için üretilmiştir. İnsanoğlunu bir tek şeye dönüştürür. İşte buna! [Elindeki pili göstermektedir]
Neo: Hayır! Hayır, buna inanmıyorum! Bu imkânsız!
Morpheus: Kolay olacağını söylememiştim Neo! Sadece gerçek olacak demiştim!

Matrix filminde, insanı şoke eden bölüm, kanaatimce, Morpheus ile Neo arasında geçen yukarıdaki diyalogdur. Neo’nun, gerçeğin ne olduğuna dair yeni şeyler öğrenmeye başladığı bölümde, Morpheus, yaşananları tane tane anlatır ve en sonunda, insanın bir pil olarak kullanıldığına dikkat çeker. İnsan için pil olarak kullanıldığını öğrenmek, büyük bir yıkım olsa gerek. Peki, bu sahne bize ne anlatmaktadır? İnsanoğlu olarak gerçekten de hepimiz pile mi dönüştürüldük? O zaman, kocaman bir soru işareti olarak, 1999 yılında vizyona giren Matrix filminin 20. yılı kutlu olsun.
Wachowski kardeşlerin yazıp yönettiği Matrix, vizyona girdiğinde epey ses getirmişti. İlk kez bir film, hakikatin ne olduğuna dair bizi bu kadar derinden sarsmış ve şaşırtmıştı. İçeriğindeki felsefi ve dini göndermelerin bolluğu başımızı döndürmüş ve Matrix, bize, içinde yaşadığımız dünyanın aslında hiç de gerçek olmadığına dair önemli argümanlar sunmuştu. Peki, 20 yıl sonra Matrix’i bir kez daha seyrettiğimizde, payımıza neler düşüyor?
Aquaman'den The Matrix 4'a transfer oldu
Matrix’in bize anlattığı hikâye, insanın sınırlarını aşmasıyla başlıyor… Hikâyenin en başına gidelim, Matrix öncesini anlatan Animatrix filmine. Şimdilerde henüz emekleme aşamasında olan yapay zekâ/ robot çalışmalarının zirveye ulaştığı bir dönemi anlatıyor film. İnsanoğlu, her türlü iş için yapay zekâlı robotlar yapmış ve tüm işi robotlara devretmiştir. Dünya adeta insan ve onun emrindeki robotlardan oluşmaktadır. İki farklı sınıfın varlığı, bir müddet sonra sorunların baş göstermesine ve insanla robotlar arasında sonu gelmez bir çatışmanın başlamasına yol açacaktır. Yapay zekâlı robotlar, her türlü işe koşulmakta ancak emeklerinin karşılığını almamaktadırlar. Zekâları daha da gelişen, kendi kendilerine yeni şeyler öğrenmeye başlayan ve hayatın gizemini çözmenin eşiğine gelen robotlar, insanoğlundan gerektiği gibi takdir görememekten şikâyet etmektedirler. Takdir görmeyi bir kenara bırakalım, robotlar, insanlar tarafından aşağılanmakta ve kendilerine köle gibi davranılmaktadır.

Yapay zekâ/ robotlar, kendilerine karşı sergilenen bu zorba davranışları sorgulamaktayken, bir gün beklenmedik bir şey olur ve bir ev robotu, gördüğü ayrımcılık karşısında kontrolünü kaybeder ve sahibini öldürür. Böylece insanoğlu ile yapay zekâ/ robotlar arasından başlayacak olan kan davasında ilk kurşun atılmış olur. Katil robot, mahkemeye çıkarılır ve yargılanır. Robotlar, mahkemeden adaletli bir sonuç beklemektedirler. En azından işlenen bu cinayet vesilesiyle içlerinde biriktirdikleri dertlerin usulünce dinleneceğini ve kendilerine hak verileceğini düşünürler. Ancak insanoğlu, her zamanki gibi aceleci ve zalimdir. Cinayetin altında neler yattığına bakılmaksızın katil robot, idama mahkûm edilir. Karar, robotlar arasında infiale yol açar. İş bırakma eylemleriyle başlayan süreç, bir müddet sonra insanlarla robotlar arasında çatışmaların çıkmasına neden olur. Her şehirde ayaklanmalar başlar. İnsanlar ellerinde silahlarla, sopalarla robot avına çıkarlar. Her köşe başında insanlar tarafından parçalanmış robotlar görülmeye başlar. Olayların önü alınamayınca devletler, robotların toptan itlaf edilmesine karar verir. Yüzbinlerce robot, tek tek yakalanıp öldürülür, toplu mezarlara gömülür, denizlere atılır. Tam bir kıyım yaşanmaktadır. Her türlü işini yapay zekâya/ robotlara emanet eden insanoğlu, adeta cinnet getirerek, yapay zekâyı/ robotları hayatından söker atar.

Katliamdan kurtulan robotlar, insanoğlunun şerrinden emin olmanın yolunu Afrika’ya kaçmakta bulur. Binlerce robot, kara kıtanın orta yerinde kendilerine ait bir ülke kurar. İnsanlar robotlardan, robotlar da insanlardan kurtulmuştur. Kendi başlarının çaresine bakmanın yolunu bulan robotlar, kendilerini daha da geliştirirler ve insanların ihtiyacına göre üretim yapıp, bunları diğer ülkelere çok ucuza satarlar. Robotların ürettiği her şey, hem daha kaliteli hem de çok ucuzdur. İlk başlarda devletler, yapay zekânın elinden çıkan bu ürünlere soğuk baksa da bir müddet sonra yelkenleri suya indirir. Ekonomiyi silah olarak kullanmayı öğrenen robotlar, bu şekilde tüm dünyada pazarları ele geçirir ve insanoğlunu kendilerine bir kez daha bağımlı hale getirirler. Ancak gidişatın insanların aleyhine olduğunu gören devletler, robotların ürettiği ürünlere ambargo uygulamaya başlar. Ve bir kez daha insanoğlu ile robotlar karşı karşıya gelir. Bu kez yaşananlar tastamam bir savaştır. İnsanoğlu ile robotlar arasında başlayan yıkıcı savaşta, robotların bariz bir üstünlüğü vardır. Bunun üzerine, acil bir toplantı ile bir araya gelen devlet başkanları, robotları alt etmenin yolunun, enerji kaynakları olan güneş ile aralarına girmek olduğuna karar verirler. Uçaklar günler boyu gökyüzünü katran benzeri maddelerle kaplar ve artık güneş ışınları dünyaya ulaşamaz olur. Ancak bu yöntem de çare olmaz. Yapay zekâ, kendine yeni bir enerji kaynağı bulmakta gecikmez. Robotların yeni enerji kaynağı bu kez insanoğludur. Savaşta esir olarak alınan insanlardaki biyoenerjiyi kullanmanın yolunu bulan robotlar, tüm insanlığı kendi emelleri doğrultusunda kullanmanın adımını atmış olurlar. Teslim bayrağını çeken insanlık, yapay zekânın pili olmayı mecburen kabul eder. Yapay zekâ/ robotlar 1999 yılını yaşatan bir simülasyon icat ederler ve adına ise Matrix derler. Matrix, biyoenerjileri için uyutulan insanların, içinde yaşadıklarına inandığı evrendir. Gerçek değildir ama gerçekten daha da gerçek gibidir.

Matrix filmi, işte tam da bu noktada başlamaktadır. İnsanlar kapsüller içinde uyutulmakta, enerjileri sömürülmekte ancak tüm bunlardan habersiz insanlar dünyada yaşadıklarını sanmaktadırlar. İnsanoğlunun içinde yaşadığına inandırılan dünyanın gerçek olmadığına inanan bir avuç insan ise bu hayali evrenden gerçek dünyaya kaçmanın yöntemini bulur, ardından da bu hayali dünyayı yok etmenin yollarını ararlar. Ancak, bu evrenin gerçek olmadığına insanları inandırmaya çalışmak, hiç de kolay değildir. Kimse, beş duyu organıyla tecrübe ettiği dünyanın bir simülasyon olduğuna inanmak istemez. Matrix filmi, Fransız filozof Jean Baudrillard’ın “Simülakrlar ve Simülasyon” kuramını kendine kılavuz almaktadır. Bunu, filmin başında filozofun kitabının kısa bir an bile olsa seyirciye gösterilmesinden de anlıyoruz. Gerçeğin yerini alan, gerçek gibi görünmek istenen olgulara “Simülakr” diyor Baudrillard. Matrix filminde de insanlar, içine uyutuldukları hücrelerinde, adeta rüya görüyormuşçasına üretilmiş yapay bir evrende yaşıyor. Yiyor, içiyor, mutlu oluyor, üzülüyor. Ancak gerçeğin ne olduğunu bir türlü bilmiyor.

Matrix’i 20 yıl sonra yeniden seyredince, bambaşka anlamlar açıldı önümde. Morpheus’un “hepimizi pile dönüştürdüler” dediği sahnede, gerçekten de hepimizin pile dönüştüğünü hissettim. Matrix vizyona girdiğinde henüz “sosyal medya” kavramıyla tanışmamıştık. Cep telefonları akıllanmamıştı ve bu kadar yaygın kullanılmıyordu. İnternet, daha emekleme dönemindeydi. Aradan geçen yıllarda, teknoloji baş döndürücü hızda gelişti. Sosyal medya, hayatımızın tam ortasına yerleşti. Cep telefonsuz bir hayatı düşünemez olduk. Morpheus ve arkadaşlarının gerçek dünyadan Matrix’e girmeleri gibi bizler de artık sosyal medya platformlarına giriyoruz. Evet, bizler de bilgisayar tabanlı bir düş dünyasında yaşıyoruz. Oluşturduğumuz profiller sayesinde sanal dünyada varlığımızı sürdürüyoruz. Hiçbir zaman yüz yüze gelemeyeceğimiz kişilerle konuşuyor, sohbet ediyor, onların paylaştıklarını okuyor, beğeniyoruz.


Filmde iddia edildiği gibi hepimiz Matrix’te yaşıyoruz artık. Sevinçlerimizi, kızgınlıklarımızı Matrix’te (sosyal medyada) paylaşmazsak, yaşanmamış kabul ediyoruz. Yaşamımızı, düşüncelerimizi, hayat tarzımızı, fantezilerimizi, inançlarımızı, eğlencemizi, karamsarlığımızı, ideolojilerimizi sanal dünyaya (Matrix’e) transfer ettik/ yükledik. Bir anlamda, kendi ellerimizle inşa ettiğimiz avatarımızın/ profilimizin gölgesinde yaşıyoruz. Sosyal medyada paylaştıklarımız kadarıyla mutluyuz, orada göründüğümüz kadar varız, orada beğenildiğimiz kadar popüleriz, orada takip edildiğimiz kadar muteberiz Gerçek hayatta bir gün ölsek bile, Matrix’te yaşamaya devam edeceğiz, profilimiz silinmediği müddetçe “orada” var olmayı sürdüreceğiz. Daha önce yazdıklarımız da tekrar tekrar paylaşılacak ve böylece sanki yaşıyormuşuz gibi muamele görmeye devam edeceğiz.
Evet, sosyal medya platformları vasıtasıyla bizleri kontrol altında tutuyorlar. Dünyanın en değerli markaları olarak tevarüs eden teknoloji/ internet tabanlı şirketler, bizi bu sanal dünyaya/ Matrix’e bağlayarak, üzerimizden enerji (para) kazanıyorlar. Bizler de nereden bağlandığımızı, nerede yaşadığımızı, neler yaptığımızı, nelerden hoşlandığımızı, kimlerle arkadaş olduğumuzu, kimlerden nefret ettiğimizi ve daha pek çok özel veriyi gönüllü olarak bu devasa şirketlere sunmaktan çekinmiyoruz. Canımızı sıkan bir konuyu sanal dünyada TT (trend topic) yaptığımızda, omuzlarımızdaki yükten kurtulmuş oluyoruz. O konuyla ilgili sosyal medyada üzüldüğümüzü belli ettiğimizde, gerçek hayatta başka bir adım atmamıza gerek kalmıyor.

Evet, hepimizi pile dönüştürdüler. Birer cep telefonu bataryasına… Bir mekâna girdiğimizde ilk aradığımız şey priz/ enerji kaynağı oluyor. Cep telefonumuzla biraz fazla zaman geçirsek gözümüz yüzde kaç enerji kaldığını gösteren ikonda oluyor. Telefonumuzun şarjının her bir eksilişinde, aslında bizden bir şeyler eksiliyor. Telefonumuz kapanacak diye huzursuz oluyoruz. Velhasıl, Matrix, 20. yılında bizi “gerçeğin çölüne hoş geldiniz” diye selamlamaya devam ediyor…

[Bu yazı 16.04.2019 tarihinde Karar gazetesinin Görüşler sayfasında yayımlandı]