11 Ocak 2011 Salı

Milli Nizam'dan Has Parti'ye: Milli Görüş Serüveni


"Kongre salonunda başlayarak devam eden ve maalesef zaman zaman maksadını aşan gerginliklerin, tartışmaların, kavgaların daha fazla büyümesini istemedik. Ortalık sükunute kavuşsun. Herkes itidalle, aklı selimle düşünsün istedik. Aslında bize karşı bu muameleyi yapanlarla, aramızdaki gönül ilişkimiz, İstanbul'daki iftar baskınında, masamıza doğru tabaklar, bıçaklar, tuzluklar atıldığı zaman kopmuştu." Has Parti lideri Numan Kurtulmuş'un Saadet Partisi'nden istifa ederken partinin Ankara'daki genel merkezi önünde yaptığı konuşmasında dile getirdiği bu sözler, aslında 41. yılına giren Milli Görüş hareketinde meydana gelen ayrışmanın en can alıcı noktasından biridir. Kurtulmuş'un boğazı düğümlenerek ve gözleri nemlenerek sarf ettiği bu sözler, Türkiye'nin siyasi ve toplumsal hayatına damga vurmuş olan Milli Görüş'ten ikinci kopuş konusunda bize önemli ipuçları sunmakta.
1969 yılında, Süleyman Demirel'in Adalet Partisi'nden adaylık konusunda veto yiyen Necmettin Erbakan ve bir grup arkadaşının çeşitli illerden bağımsız milletvekili adaylıklarını koyarak başlattıkları “Bağımsızlar Hareketi”nin daha sonra Milli Nizam Partisi ile birlikte ete kemiğe bürünen adı oldu Milli Görüş. 41 yıllık uzun yürüyüşünde Türk siyasi hayatına önemli katkılar sağladı. Yarım asra yaklaşan yaşamında; iktidar da oldu, koalisyon ortağı da. Meclise girip muhalefet görevini de yaptı, baraja takılıp meclis dışında da kaldı. Ancak hiç bir zaman siyasi hayattan kendini vareste kılmadı, liderinin etrafında kenetlenip her türlü olumsuzluğa göğüs gerdi, heyecanından ve inancından taviz vermeden çalışmalarına devam etti.
Milli Görüş'ün ilk partisi, ilk göz ağrısı 24 Ocak 1970'de kurulan ve amblemi "Şehadet parmağı havada sağ yumruk" olan Milli Nizam Partisiydi. O zamana kadarki Demokrat Parti ve ardıllarınca sahiplenilen “devletçi sağ” ile CHP tarafından sahiplenilen “devletçi sol” söylem dışında, bir dil egemendi MNP'de. Tüm söylemlerinde milli ve manevi kalkınmaya verilen önem kendini ele veriyor, parti programında ahlak ve fazilet kavramları ön plana çıkarılıyordu. Türk siyasetine yeni bir soluk getiren MNP, Milli Görüş'ün en kısa ömürlü partisi oldu. 20 Mayıs 1971'de Anayasa Mahkemesi tarafından "Laik devlet niteliğinin ve Atatürk devrimciliğinin korunması prensiplerine aykırı olduğu" gerekçesiyle kapatıldı.
Amblemi gibi kendisi de Türk siyasetinde "Anahtar" konumunda olan Milli Selamet Partisi ise, MNP'nin kapatılmasının ardından, 11 Ekim 1972'de kuruldu. Siyasi şiarını; önce ahlak ve maneviyat olarak temellendiren parti, ağır sanayi hamlesi gibi kimilerince hayalden öte gitmeyen, ama kimilerince de Türkiye'nin derdine çare olabilecek birçok projenin hayata geçirilmesi için çalıştı. Aralarında Bülent Ecevit'in CHP'sinin de olduğu partilerle birlikte 3 defa hükümet ortağı oldu. Kıbrıs Barış Harekâtı’nın gerçekleştirilmesinde önemli roller üstlendi. Erbakan'ın 1978'de 4. olağan kongrede yaptığı tarihi konuşmada MSP için söylediği bu sözler aslında Milli Görüş'ün siyasi söylemdeki yerini net bir şekilde özetler: "Milli Selameti bilmek için, bugünkü olayları bilmek için mutlaka tarihimizi yakinen tanımak mecburiyetindeyiz. İşte bu sebepten dolayıdır ki Milli Selametin temsil ettiği büyük manadan dolayıdır ki. Söyleyeceklerime dikkat edin. Aziz delegeler muhterem misafirlerimiz. Her hangi bir kimse; Malazgirt’te inanışının şahlanışını yaşamadan, Kosova’da, Niğbolu’da bir kılıç olup parlamadan, Ulubatlı Hasan olup İstanbul’u fethetmeden, Sultan Fatih olup atını denize sürmeden, Kanuni olup şanlı ordularıyla Avrupa’nın içine yürümeden, Seyit Çavuş olup 250 kiloluk mermiyi Ya Allah deyip namluya sürmeden, bir insan Sakarya’nın siperlerine girmeden ve Kıbrıs’ta düşman tahkimatının arasından geçmeden Milli Selametin ne olduğunu anlayamaz." Sakarya'dan Çanakkale'ye, oradan Malazgirt'e kadar uzanan bu sözlerdeki yerlilik vurgusu dikkat çekiciydi. Muarızlarının, Milli Görüş için "Ümmet vurgusunu öne çıkarıyor, Türkiye'ye özgü şeyler söylemiyor" tarzındaki eleştirileri, Erbakan'ın bu sözleri ile adeta ters yüz ediliyor, bu topraklara ait bir dilin, Milli görüş içerisinde hayat bulduğu gösteriliyordu. Yeni bir heyecan oluşturan MSP de 12 Eylül 1980 askeri darbesinde kapatıldı.

Milli Görüş'ün 3. partisi, 12 Eylül Darbesi'nden sonra 19 Temmuz 1983'de kurulan "Hilal- Başak" amblemli Refah Partisi idi. Milli görüş'ün geniş kitlelerle buluşmasında, Erbakan'ın sözünün daha fazla dinlenir olmasında ve hem Türk hem de dünya siyasetinde Milli Görüş fenomenin yer etmesinde Refah Partisi'nin çok önemli bir yeri vardı. Partinin programları arasında; Türkiye'de manevi kalkınmayı sağlamak, adil düzeni kurmak, ağır sanayiyi gerçekleştirmek, İslam ülkeleriyle olan ilişkileri arttırmak, faizi kaldırmak, Türkiye'nin Avrupa Birliği'ne girmesinin faydasız olduğu gibi bir çok farklı görüş vardı. Necmettin Erbakan, o zamana kadar hiç bir partinin uygulamadığı birçok siyasi çalışma metodunu, Refah Partisi ile pratiğe döktü. Mahalle teşkilatları, cadde ve sokak paylaşımı, sandık müşahitleri, adam adama markaj, evlerde sohbetler ve video gösterimleri, kahvehane meyhane ziyaretleri, haftalık-aylık toplantılar, mahalleden ilçeye, ilçeden ile, genel merkeze raporların sunumu gibi ciddiyetin ve sorumluluğun fazlasıyla yer tuttuğu parti çalışma sistemi, Refah Partisi ile adım adım uygulandı. Son sözü her zaman Erbakan'ın söylediği geniş katılımlı istişareler, parti politikalarının üretiminde canlılık yaratıyordu. Milli Görüş'e has bu çalışma sistemi meyvesini kısa sürede verdi ve Refah Partisi birçok Milli Görüşçünün rüyasında dahi göremeyeceği oy oranlarına ulaştı. Parti, 15 yıllık siyasi yaşamında İstanbul ve Ankara gibi iki büyük metropolün belediye başkanlığını kazanmanın yanı sıra 1995 seçimlerinde %21 oy oranı ile birinci parti dahi oldu. Tansu Çiller'in liderliğini yaptığı Doğru Yol Partisi ile hükümet ortaklığı kurulmasıyla birlikte Erbakan da siyasi hayatında o çok istediği başbakanlık koltuğuna oturdu. Böylece; “Yıllardır meydanları inleten Mücahit Erbakan sloganı, Başbakan Erbakan”a dönüştü. Gelişmekte olan 8 İslam ülkesinin liderliğinde D-8'lerin kurulması gibi dünya konjonktürünü derinden etkileyen işlere imza atan Refah-Yol hükümeti, tarihe post modern darbe olarak geçen 28 Şubat sürecinde yıkıldı. Bu yıkım, bir devrin de sonu anlamı taşıyordu. Refah Partisi, sadece iktidardan indirilmekle kalmadı, 16 Ocak 1998'de Anayasa Mahkemesi tarafından "Lâik Cumhuriyet ilkesine aykırı eylemleri" gerekçesiyle kapatıldı. Milli Görüş lideri Erbakan, bir kez daha siyasi yasaklı oldu.
Refah Partisi'nin kapatılması sonun başlangıcı oldu.
Refah Partisi'nin kapatılması ve Erbakan'ın siyasi yasaklı olması, Milli Görüş için daha önceki deneyimlerden oldukça farklı sonuçlar doğuracaktı. 28 Şubat sürecine kadar yükselme trendine giren Milli Görüş hareketi, bu darbeyle birlikte düşüşe geçmeye başlayacak ve hareket içerisinde özeleştiriler yapılıp, ayrışmalara kadar varan kamplaşmalar oluşacaktı. Olgunluk devresini Refah ile yaşayan Milli Görüş'ün, "Hilal ve Kalp" amblemli 4. partisi Fazilet, 17 Aralık 1997'de kurulacak, Milli Görüş içerisinde ortaya çıkan özeleştiri ve hata sorgulamaları yeterince dikkate alınmadan siyaset kaldığı yerden devam edecekti. Erbakan'ın yokluğunda Fazilet Partisi'nin genel başkanı akîl adam Recai Kutan oldu. Türk siyasetinin beyefendisi Kutan'ın mülayim tabiatı, bir partiyi toparlayabilecek lider kişilikten ziyade, ikinci adam mesabesindeydi. Ancak her şeye rağmen azgın dalgalı sularda partinin Kutan’a emanet edilmesi belki de en uygun seçimdi. Milli Görüş'ün 4. partisinin sesi bu dönemde olabildiğince kısık çıkacak, ne söyleyip ne söylemediği net olarak anlaşılamayacaktı. Fazilet Partisi, Milli Görüş söyleminin neredeyse terk edildiği bir dönemin partisi oldu. Parti programında daha liberal söylemler öne çıkarıldı, Avrupa Birliği'ne girişe dahi yeşil ışık yakıldı. Artık bir daha kapatılmak ve siyasi yasaklı olmak istemeyen Milli Görüş, insan hakları ve demokrasi vurgusu ile muhafazakar bir yol izlemeye başladı. Recai Kutan'ın genel başkanlığı ile birlikte parti içerisinde "Yenilikçiler" ve "Gelenekçiler" olarak iki farklı grup ortaya çıkmış ve hesaplaşmak için gün sayıyordu. Cumhuriyet Başsavcısı Vural Savaş'ın 7 Mayıs 1999 günü partiye kapatma davası açmasından bir yıl sonra, 14 Mayıs 2000'de yapılan 1. Olağan Kongre, Fazilet Partisi için -ama daha genelde Milli Görüş için- bir dönüm noktası oldu. Bu kongrede, "gelenekçiler" ile "yenilikçiler" arasındaki çekişme iyice su üstüne çıktı. Yenilikçi kanadın adayı Abdullah Gül 521, Recai Kutan 633 oy aldı. Parti gelenekçilerin yönetimine kaldı. Erbakan’ın desteklediği Kutan kazanmış, Erdoğan’ın destek verdiği Gül kaybetmişti. Ama bu, Milli Görüş için sonun başlangıcı oldu. Milli Görüş partilerindeki kongrelerde hiçbir zaman iki aday çıkmamış, seçimler hep tek aday üzerinde uzlaşılarak yapılmıştı. Bu kongre bu yönden de çok farklıydı.
1976 yılında Beyoğlu Gençlik Kolları Başkanı olan, aynı yıl MSP İstanbul İl Gençlik Kolları Başkanlığına getirilen Recep Tayyip Erdoğan'ın Milli Görüş hareketi içerisindeki yavaş, ancak kendinden emin yürüyüşü, onun, Refah Partisi'nden İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na kadar gelmesini sağlamıştı. Karizması, duruşu, hitabeti ve daha birçok özelliği ile Erdoğan, Milli Görüşçüler tarafından Erbakan sonrası için düşünülen en büyük lider adayıydı. İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı olması, Erdoğan'ın, tüm Türkiye'de tanınmasını sağladı. Birçok defa dillendirilen yeni lider arayışlarının hemen hemen tek muhatabı olan Erdoğan, bu duruma o günlerde “Hocam varken ben o makamı düşünmem” sözleriyle karşı çıkmıştı. Ancak Erbakan'ın yasaklı olması ve Fazilet Partisi'nin içinde bulunduğu durum, adeta Erdoğan'ın önünü açıyordu. Herkesin sonuçlanmasını beklediği karar nihayet açıklanıyor ve Fazilet Partisi 22 Haziran 2001'de Anayasa Mahkemesince Refah Partisi'nin devamı olduğu gerekçesiyle kapatılıyordu. Milli Görüş bir kez daha budanmış, sabırla olgunlaşması beklenen meyveler olgunlaşamadan hasat edilivermişti. Fazilet’in kapanması ile birlikte parti içinde derinleşen ayrışma ete kemiğe bürünme fırsatı bulacaktı.

Fazilet Partisi'nin kapatılmasının ardından, bağımsız kalan milletvekilleri, yeni parti kurma çalışmalarını "Gelenekçiler" ve "Yenilikçiler" olarak adlandırılan iki kanattan sürdürdü. Farklı otellerde buluşuldu, tartışıldı ve "'Milli Görüş'ü sahiplendiklerini vurgulayan kanat Recai Kutan'ın genel başkanlığında 20 Temmuz 2001'de “Hilal ve 5 yıldızlı” amblemi ile Saadet Partisi'ni kurarken, "Değişimci" kanat da, Recep Tayyip Erdoğan liderliğinde 14 Ağustos 2001'de, “Ampul” amblemli Adalet ve Kalkınma Partisi'ni kurdu. Milli Görüş, yıllar sonra ilk kez ikiye bölünmüş ve "Biz yaşadıklarımızdan ders aldık, dilimiz de, görüşlerimiz de değişti" diyenler ile "Hayır biz değişmedik, taleplerimizden vazgeçmedik" diyenler iki ayrı parti ile yollarına devam etme kararı almışlardı. İki partili bu dönem, Türkiye için heyecanlı, Milli Görüşçüler için ise bir hayli yorucuydu. Milli Görüşçü aileler kendi içlerinde ayrışmaya, iki parti arasında tercih yapmaya başladılar. Babalar ile evlatlar, hatta eşler arasında Saadet – Ak Parti tercihi zor bir sürece kapı aralamıştı. İki partinin ilk kez girdiği 3 Kasım 2002 seçimlerinde Ak Parti, rekor bir oyla iktidara gelirken, Saadet Partisi ise hiç beklemediği bir yenilgi aldı. Bu durum, Ak Parti'yi her manada rahatlatırken, Saadet Partisi'ni ise daha içe kapanık ve marjinal bir konuma itti. Ak parti, ülke ve dünya dengelerini gözeten bir politikayı benimserken, Saadet Partisi daha İslamcı bir damara yaslandı. Irak, Filistin, Doğu Türkistan meselelerinde Çağlayan Meydanı, Saadet Partisi'nin en uğrak mekânlarından biri oldu. Parti, milyonluk mitingler düzenleyerek adeta "Ben ölmedim" mesajı verdi. Milli Görüş'teki bu ayrışma görünürde çok kolay olmuştu ancak bu Saadet Partisi'ni tercih edenlerce kolay kabullenilmedi. Başta Tayyip Erdoğan olmak üzere Ak Parti'ye geçen eski Milli Görüşçüler kıyasıya eleştirildi. Eleştirinin dozu çoğu zaman abartıldı ve eski dava arkadaşları ihanetten mürtedliğe kadar varan birçok sıfatla anılır oldu. Aslında bu "kendini zehirleyen dil" Milli Görüş için yeni bir durum değildi. Zira Milli Görüş partilerinde, Erbakan başta olmak üzere kurmaylar ötekileştirici bir dil kullanıyordu: “Biz ve diğerleri...” Bu durum 41 yıl boyunca Milli Görüş hareketinin en çok eleştirilen noktası oldu. Karşı tarafı rencide edici, küçümseyici, yok sayıcı, kendini üstün, seçilmiş, tek gören bir dil kullanmak belki ilk başta insanı rahatlatıyordu ancak bu heyecanın oylumlu bir getirisi ise ne yazık ki yoktu. Siyasi bir hareket olan Milli Görüş’ün hedef kitlesi tüm Türkiye olmasına karşın, bu şekilde bir üslup kullanılması sorgulanması gereken bir durumdu. İslamcı damardan beslendiğini iddia eden bir hareketin, “nefret ettirmeyiniz, müjdeleyiniz, sevdiriniz” uyarısına aykırı davranması büyük bir çelişkiydi aslında. Özeleştiriyi fazlasıyla gerektiren bir problemdi bu.

Numan Kurtulmuş'un "Saadeti"i kısa sürdü

28 Ekim 2008’de Saadet Partisi kongresinde Genel Başkanlığa Numan Kurtulmuş’un gelmesi, parti için önemli bir gelişmeydi. Kurtulmuş'un genel başkan olması ile birlikte düşman kardeşler konumundaki Ak Parti’ye karşı yapılan yıkıcı muhalefetin yerini, yapıcı ve yol gösterici politikalar aldı. Kurtulmuş’un kendine “has” üslubu hem Saadet’in geniş kitlelerce tanınmasını sağladı, hem de Türk siyasetini yeniden formatlamaya başladı. Girdiği her seçimde meclis dışı kalan, oy oranı %5’i geçmeyen Milli Görüşçüler de partideki bu değişimi büyük bir heyecanla takip ediyor, Kurtulmuş ile birlikte başlayan yükselme ivmesinin daha da artacağına olan inançları ile parti çalışmalarına hız veriyorlardı. Ancak bu bahar havası uzun sürmedi. 11 Temmuz 2010’da yapılan kongre, taşları yerinden oynattı. Kongre öncesi medyada çıkan "Saadet'te Erbakan vesayeti sona erecek" türü yayınlar sonucu Erbakan adına hareket eden çekirdek kadro, Numan Kurtulmuş’un kendi başına hareket etmesini içine sindiremeyip dizginleri ele almak istedi. Kurtulmuş’un tavizsiz duruşu, iplerin daha da gerilmesine sebep oldu ve ne yazık ki Türkiye tarihinde bir ilk olan İstanbul’daki o meş’um iftar baskını yaşandı. Kendilerine Erbakan taraftarı diyen bir grup, akşam ezanı vakti iftarın verildiği oteli basıp “Hocaya sadakat şerefimizdir” sloganları eşliğinde masaları devirmeye, Kurtulmuş’un misafirleri ile birlikte oturduğu masaya çatal, bıçak, tuzluk atmaya başladı. Milli Görüş liderinin adının arkasına saklanan birileri, Müslümanların en emin olması gereken bir saatte ortalığı bir birine katmış, Müslüman’a yakışmayacak hareketler sergileyip adeta terör estirmişti. Kamuoyunda, “Erbakan’ın oğlunu, kızını, damadını listeye almadığı için Kurtulmuş’un üstü çizildi” algısına yol açan ve Kurtulmuş’un “Gönül bağlarımızın kopmasına neden oldu.” dediği bu baskın, Milli Görüş’teki 3. ayrışmanın da ateşleyicisi oldu. Kurtulmuş’u destekleyen parti ileri gelenlerinin arabalarının tekmelenmesi, her platformda Kurtulmuş’a en ağır hakaretlerin edilmesinin sonucunda Numan Kurtulmuş, 1 Ekim 2010’da hem genel başkanlıktan hem de Saadet Partisi’nden istifa etti. Kurtulmuş'un istifası Milli Görüş hareketi için ilkti. Ak Parti deneyiminde böyle bir olay yaşanmamıştı. Yaşananlara bir anlam veremeyen, partideki Erbakan -Kurtulmuş restleşmesini kabullenemeyen Milli Görüşçüler bir kez daha yol ayrımına gelmişti. Milli Görüş'teki bu 3. ayrışma ise fazlasıyla dramatikti. Bu sadece, partideki siyaset yapma üslubunun ve tavrının değişikliğine inanan iki grubun ayrışmasından ziyade, "Gönül bağlarının kopması" idi.
Numan Kurtulmuş ve arkadaşları istifa sonrası yeni bir hareket için istişarelere devam ederken, 17 Ekim 2010’da yapılan Saadet Partisi kongresinde, herkes farklı bir isim bekliyordu ancak Partinin başına Milli Görüş lideri Necmettin Erbakan seçildi. Bu seçim, Kurtulmuş'un istifası sonrası Milli Görüş teşkilatlarındaki dağılmanın önlenmesi için düşünülmüş zorunlu bir tercihti. Saadet Partisi, Kurtulmuş'un gidişiyle partide meydana gelen depremi ancak bu şekilde önleyebileceğini düşünmüştü. İki kişinin yardımı ile yürüyebilen Milli Görüş'ün 84 yaşındaki bu ulu çınarı, kimilerine göre siyaseti bırakıp köşesine çekilmeli ve anılarını yazmalıydı. Her fırsatta, 91 yaşında İstanbul'un fethi için yollara düşen Ebu Eyüp El -Ensari'yi kendine örnek aldığını söyleyen Erbakan içinse siyaset, cihat demekti ve onda da yaş haddinden dolayı emekli olunmazdı. Ama kim ne derse desin, Milli Görüş'ün efsane liderini iki büklüm yürürken görmek, hiç bir Milli Görüşçünün kolay kabullenebileceği bir görüntü olmasa gerek. Saadet'te bunlar yaşanırken, Numan Kurtulmuş da 1 Kasım 2010’da amblemi “Osmanlı Medeniyet Güneşi” olan Halkın Sesi Partisi’ni kurdu. Kuruluşundan 1 ay sonra ilk kongresini yapan Has Parti böylece, Türk siyasetinin en genç partisi olarak önümüzdeki genel seçimlere girmeye hak kazanmış oldu.
Milli Görüş hareketindeki bu yol ayrımları neticesinde Türk siyaseti Necmettin Erbakan’dan sonra, Recep Tayyip Erdoğan ve Numan Kurtulmuş gibi iki önemli lider daha kazanmış oldu. Has Parti kurucusu ve aynı zamanda Psikiyatr olan Prof. Dr. Erol Göka’nın tabiri ile Türkiye’nin son 20 yılındaki yöneticilerini yetiştiren Erbakan, bu ayrılmaların neticesinde önce Erdoğan ile iktidarı oluşturdu, şimdi de Kurtulmuş ile muhalefeti şekillendirmeye başladı. Şimdi cevabı merak edilen soru: Ak Parti, Saadet ve Has Parti'nin yeni dönemde nasıl bir denklem oluşturacağı ve Türk siyasetinde oynayacakları rol olacaktır.

1 yorum:

ADALET dedi ki...

Hepsine Erbakan'ı anlattım
liseli aşklarım, yavrularım, canlarım benim
bir leopard tankına atlayıp savaşa girdim
hey kızlar dedim, benim yenidevir'de yazılarım çıkıyor
kolay lokma değilim
liseli aşklarım, yavrularım, canlarım benim
hepsine Erbakan'ı anlattım
iyi ettim !

HAKAN ALBAYRAK