16 Şubat 2011 Çarşamba

İran, olması gereken değişimi ne zaman yapacak?

İran, nedense bana hep Türkiye'nin tersten izdüşümü gibi gelir. Türkiye; yüzünü batıya dönmüş, muasır medeniyetler seviyesine ulaşmak için çabalayan, modernist bir anlayışın hüküm sürdüğü , laik bir yönetim tarzının hakim olduğu Ortadoğu, Asya ve Avrupa arasında sıkışmış bir ülkedir. İran ise bunun tam zıddı yönde; Batı ile arası bozuk, muasır medeniyetler seviyesini önemsemeyen, dine ve din adamlarının nüfuzuna dayalı bir yönetimin hüküm sürdüğü Ortadoğu ile Asya arasında başına buyruk bir ülkedir. Hem komşumuz hem de bölgenin lider bir ülkesi olması sebebiyle İran'ı yakından izliyorum. Tunus ve Mısır'ın ardından, bölgede başlayan hareketliliğe İranlıların da katkı sunmaya başladığı görülüyor. İmam Humeyni öncülüğünde gerçekleşen İran İslam Devrimi'nin 33. yılının kutlandığı şu günlerde, hükümet muhalifleri, kapsamlı bir özeleştiri yapılıp demokratik bir İran için adım atılmasını öneriyor. Bunun için de kendilerine Tunus ve Mısır'daki halk isyanlarını örnek alıyorlar. Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde hile yapıldığını savunan Mir Hüseyin Musavi taraftarları daha önce de sokaklara çıkmış ve günler süren bir kaos yaşanmıştı. Şu an İran'da, ikisi de Ahmedinejat'ın rakibi olan Mehdi Kerrubi ve Mir Hüseyin Musavi, muhalefete öncülük eden iki önemli isim olarak öne çıkıyor. "İran'da muhalefet" deyince Türk medyasının gözleri fal taşı gibi açılıyor. Zannediliyor ki; muhaliflerin başarısı İran Devleti'nin yıkımını getirecek. Ama bilmiyorlarki Mehdi Kerrubi de, Mir Hüseyin Musavi de en az Mahmud Ahmedinejat kadar İran'ın çıkarlarını savunan, İran İslam Devrimi'ni önemseyen, ABD ve İsrail'e pirim vermeyen iki liderdir. Yani bu iki liderin sokakları hareketlendirmesi, İran yönetimine sert çıkması, daha özgür ve demokratik bir İran isteğinden kaynaklanıyor. 

1979'daki devrimin motor gücünü oluşturan gençler ve kadınlar bugün yeniden sokaklara çıkıyorsa mevcut İran yönetimi bunu iyi analiz etmeli. Yazının başında değindiğim "İran Türkiye'nin tersten izdüşümü" derken bunu kastediyorum aslında. 1950'lerde çok partili siyasi yaşama geçen Türkiye, 2000'lerin başına kadar gelen süreçte ceberrut bir yönetim tarzını yaşatmaya çalıştı. "Halka rağmen halk için" mottosuyla isimlendirilen bu sistem, ne yazık ki İran için de geçerli. Muhalefetin istekleri, "yabancı istihbarat servisleri ülkemizi karıştırmak istiyor" denerek bastırılıyor. Bu; "birlik ve beraberliğe en ihityaç duyduğumuz şu günlerde..." sözlerine ne kadar da çok benziyor değil mi? İran, ellerini ovuşturarak kenardan kendisini izleyen ABD ve İsrail'i ters köşeye yatıracak hamlelere imza atmalı. Daha özgür, daha şeffaf ve demokratik bir İran'ın varlığı, hem kendisi hem de bölgenin yoksul halkları için önemli bir dönüm noktası olacaktır. Kendini dünyaya kapatan bir İran'ın ne kendisine ne de diğer ülkelere faydası olur. İşte tam bu noktada Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün Tahran ziyareti sırasında yaptığı "demokrasi" vurgusunu önemsiyorum. Umarım Gül'ün mesajı İran yönetimince iyi anlaşılır. 

2 yorum:

ADALET dedi ki...

Ha İslam Cumhuriyeti ha Laik Cumhuriyet adına yapılmış olsun ne fark eder ki; ZULÜM her halde ve şartta HADDİ AŞMAKTIR! Kabul edilemez. Zulüm ile beslenip tanrılaşmak iddiasında kim varsa bütün mazlum halklar hakkı için karşısında oluruz ve onların kokuşmuş idarelerinin meşruiyetlerini hiçbir koşulda kabul etmeyiz!

selaga dedi ki...

Türkiye'de bölge ile ilgili bilgisizlikten kaynaklanan yanlış algılamaların düzeltilmesine katkıda bulunması açısından tahliliniz çok yerinde olmuş. Kimileri Arap milliyetçiliğini kullanarak tahakkümünü kurmaya çalışırken kimileri de maalesef yüce dinimizi çirkin emellerine alet ediyorlar. Bize düşen meselelere sloganik ve basite indirgemeci üslupla yaklaşmaktan kaçınarak, bölge gerçeklerine ve insan haklarına riayeti elden bırakmayan aklı selim bir bakış açısını benimsemek.