30 Ekim 2011 Pazar

İkinci felaket...

Kahraman milletiz vesselam… Çok badirelerden geçtik.  Geçeriz de evelallah.. Yine olsun, yine geçeriz. Bana mısın demeyiz. Sırt sırta verir geçeriz. Dayanışma örneğini bizim kadar içtenlikle sergileyen bir millet daha dünya üzerinde yoktur. Bunda hepimiz hemfikirizdir. “Dayanışma” dedik mi yırtarız dağları, enginlere sığmaz taşarız. Bazen biraz dozunu kaçırırız ama olsun... Biz yine de dayanışırız.

Buraya kadar her şey yolunda... Bunlar güzel şeyler.
Fakat biraz oturup düşünürsek, aslında bu işte bir garabet var.
Ne mi?
Anlatayım...
Çok sevdiğim bir söz vardır; ''Her şey yolunda gidiyorsa, bir şeyler ters gidiyor demektir.'' Evet, ters giden şey bizim anlayışımızdır. Yani dayanışma anlayışımız. Biz ne zamanlarda dayanışıyoruz? Felaket zamanlarında. Bu iyi. Peki felakete engel olabiliyor muyuz? Önemli ölçüde doğa olayı olduğu için, hayır. Bu kötü… Peki, felaketin sonuçlarının ikinci bir felaket olmasına engel olabilir miyiz? Evet. Evet ama bunu sadece söylüyoruz. Herkes doğru olanı biliyor. Ama kimse yapmıyor ve de yapılmasına müsaade etmiyor. İkinci felaketi ellerimizle, elbirliği ile ve de dayanışma içerisinde hazırlıyoruz.
Felaketi hazırlıyoruz. Geliyor. Geldi mi? Tamam. Şimdi iş sorumlu aramaya geliyor… Sorumlu bulmada da oldukça başarılıyız. “Takdir-i ilahi,” “doğa,” “çalan müteahhit,” ”kaçak ruhsat veren belediye…” tamam sorumluyu da bulduk mu? Geriye, “kalan sağlar bizimdir.” demek kalıyor. Bir ay kadar konuşuruz. Sonra da unutur gideriz. Ta ki bir sonraki felakete kadar...

Peki, böyle mi olmalı? Gerçekten kahramanlık bu mudur? Yüce bir millet olmanın yolu kendi hazırladığı felaketlerden sonra dayanışmaktan mı geçer? Eşsiz dayanışma kabiliyetimizi felaketlerden önce sergilesek olmaz mı? Kısa vadeli ve küçük şeylerle mutlu olmak yerine, daha uzun vadeli, ya da becerebiliyor isek kısa vadeli, fakat memlekete, millete ve de insanlığa faydalı olabilecek etkinliklerde bulunurken dayanışsak, nasıl olur? Asıl olması gereken bu değil midir? Bu bize daha az acı çektirmez mi? Neticede daha fazla yücelerek, gerçek manada “kahraman” bir millet olmaz mıyız?
Evet, yüce bir milletiz. Evet, kahramanız. Evet, birimiz dünyaya bedeliz. Ve tüm renklerimizle hepimiz ayrı bir dünyayız. O zaman sorun nerede?
Sorun mantalitede, anlayışta, bakış açısında, farkındalığımızda, ne derseniz deyin. Sorun bizde. Nelere önem verdiğimizde.
Felaketlerin fazlasıyla belimizi büktüğü ülkemizde şöyle bir başımızı kaldırıp bakarsak güzel şeyler de olmuyor değil. Ben inanıyorum ki dünyanın en akıllı insanları ülkemizde. Tek sorun; aklımızı ne tarafa yönlendirdiğimizde. Kimimiz, kolay yoldan nasıl köşeyi dönerim çabası içerisinde -ki zemin ve şartlar maalesef oldukça elverişli. Kimimiz ise yaşanası güzel bir ülke sevdası ile taşın altına elini koyma çabasında.
İşte burası olayın kırılma noktası. Biz hangisine daha fazla değer verir isek, hangisine dönüp bakar isek onlardan bir sürü olacak. Yani anahtar biziz.

Çok güzel bir haber; TÜBİTAK bünyesindeki bilim adamları, dünya rezervinin yüzde 75'ini elinde bulundurduğumuz Bor'u kullanarak mevcut olandan daha hafif ve daha sağlam bir zırh geliştirmişler ve sonuç almışlar. Bu, belki de son zamanlarda duyduğumuz en güzel haber. Malum ülkemizde bu tür gelişmeler sıkça olmuyor. Olmuyor da, olduğunda gerekli ilgiyi gösteriyor muyuz? Teşvik ediyor muyuz? Durun durun, para falan istemiyoruz. Zaten teşvik işini devlete bırakıyoruz. Koskoca devlet var canım. Teşvik etsin işte. Biz ne yapabiliriz ki.
Bakın bu kadar kolay işten sıyrılmak ve bananecilik.
İlgi göstersek, acaba nasıl yapmışlar diye bir sorsak, bir tebessüm etsek. Hepimizin elinin altında internet var. Gerekli gereksiz kullanıyoruz. Bir tebrik mesajı da bu işi başaranlara yazıversek. Zor mu? Eminim onlar da sadece bu kadarını bekliyorlardır, daha iyi şeyler ortaya koymak için.
En ufak bir toplumsal olayda en az bir televizyon ekibi yollayıp 24 saat bekleten medya kuruluşları acaba TÜBİTAK'ın önünde bir fotomuhabir bekletmeyi düşündüler mi? Yok düşünmemişlerdir. Çünkü reytingi yok, kimse ağlamıyor, sızlamıyor, bağırıp çağırmıyor, kan yok, gözyaşı yok. Böyle olunca da reyting olmuyor. Altı üstü bilimsel bir olay. Kim izler ki. Yani bizler izlemeyiz. Bizler.
Demek ki biz ne istersek, bizlere o veriliyor. Peki, neden “kahraman” ve “yüce” bir millet olarak güzel şeyler istemiyoruz?

Yazan: Adil Enlioğlu           
           

27 Ekim 2011 Perşembe

Türkiye'nin kalbi Van'da atıyor

Van'da yüzlerce kişinin ölümüne sebep olan 7.2'lik deprem sonrası Türkiye, elindeki tüm olanakları ile adeta seferber oldu. Doğusuyla batısı arasında kardeşlik köprüsü kuruldu. Son terör saldırıları ile aramızda daha da derinleşen küslük, doğal afet sonrası yerini kardeşliğe ve yardımlaşmaya bıraktı. Her ne kadar bazı ilkel düşünceli insanların, deprem sonrası kardeşliğimize dair olumsuz yorumları olsa da, 74 milyon, kadını erkeği, genci yaşlısı ile tek vücut olmasını bildi ve enkaz altında kalan insanlığımızı kurtarma telaşına düştü. Çok uzun zamandır böyle bir manzaranın hasreti içerisindeydik. Mağdura kimliğini, ırkını, dilini, dinini, ideolojisini sormadan el uzatmanın erdemine şahitlik ediyoruz. Enkazdan canlı çıkarılan her insan için şükür gözyaşı döküyor, yitirdiğimiz her bir can için kahroluyoruz. Türkiye, kendine yakışanı yapmanın sevinci içerisinde. İnşallah bu birlik ve beraberlik sayesinde aramızdaki uçurumlar tamamen kapanır, nifak tohumlarının ekimine uygun olan ortamlar tükenir ve 30 senedir canımızı yakan bu kirli savaş biter.     

26 Ekim 2011 Çarşamba

Yunus ve Omeyra'nın yüreğimizi delen bakışları

Yunus, 13 yaşında kara kavruk tenli bir çocuktu. Depreme bir internet cafe'de yakalandı. Ayakkabı boyacılığı yapan Yunus, internet cafede çocukluğunun gereği oyun oynuyordu. Her şey bir anda olup bitti; Yunus, koca beton blokların altında kaldı. Cafe'de olanların hayatını kaybettiği depremde, o hayatta kalmayı başardı. Moloz yığınları arasında sabırla kurtarılmayı bekledi. Ekipler, ona ulaştığında ilk işi su istemek, ardından da saatin kaç olduğunu sormak olmuştu. Saatin akşamın 10'u olduğunu öğrenince "çok geç olmuş, babam duymasın" diye yanıt vermişti. Yunus, o kocaman gözleriyle olup biteni anlamaya çalışırken, acaba aklına gelir miydi, çok uzaklardan kendisi için dualar edildiği? 9 çocuklu yoksul bir ailenin 8. çocuğu Yunus, enkazdan sağ salim çıktı ama, hastane yolunda daha fazla dayanamadı dünyanın ağırlığına. Son nefesini yaralı bir serçe gibi, sanki acelesi varmış gibi veriverdi... Yunus'un 13 sene önce dünyaya açılan kocaman gözleri, soğuk bir Van gecesinde kapanıverdi. Annesinin; "yağız, güzel gözlü evladımı toprağa verdim" dediği Yunus'un, yüreğimizi, vicdanımızı delip geçen gözlerini hiç unutmayacağız. Umuda dair, kardeşliğe, acıya, utanca dair ne varsa o gözlerin içinde var çünkü...

Vanlı Yunus Geray'ın, ilk ve son fotoğrafını görünce, aklımıza Kolombiyalı Omeyra geliverdi. O da Yunusla aynı yaşta gitti bu dünyadan. O da bir doğal afet sonrası gözlerimizin içine baka baka verdi son nefesini. Kolombiyanın Armero bölgesi Nevado del Ruiz dağı eteklerinde yaşayan 13 yaşındaki Omaira Sanchez, 1985 yılında patlayan yanardağın yıktığı evlerin kalıntıları altında sıkıştı. 3 gün boyunca kurtarılmayı bekledi ama bir türlü onu o sıkıştığı yerden çıkaramadılar. "Anne, anne..." diyerek verdi son nefesini Omeyra, tüm dünyanın gözleri önünde... Yorgunluktan ve korkudan göz akları simsiyah olmuş bir kız çocuğunun çaresiz çırpınışları, esir aldı bizleri. O'ndan geriye yüreğimizi, vicdanımızı delen bakışlarının yer aldığı fotoğrafı kaldı. Van depreminin sembol ismi Yunus'un fotoğrafı ile Kolombiyalı Omeyra'nın fotoğrafı şimdi belleklerimizde yan yana duruyor. Kim bilir; belki ikisi de şu an çok uzaklarda bir yerde, annelerini ne çok özlediklerini anlatıyorlardır birbirlerine... 

25 Ekim 2011 Salı

Tunus'ta seçimleri halk kazandı

Arap Baharı'nın ilk kıvılcım verdiği ülke olan Tunus'ta yeni anayasayı yapacak kurucu meclis için ilk seçim dün yapıldı. 24 yıllık Zeynel Abidin döneminin sona ermesinin ardından yapılan bu ilk demokratik seçimlerden beklenildiği gibi Nahda Hareketi birinci parti olarak çıktı. Tunus halkı, tüm korkutma ve yanlı yönlendirmelere karşın Raşid Gannuşi'nin liderliğindeki Nahda Hareketi'ne güvendiğini deklare etmiş oldu. Bu seçim ve sonuçları, Arap Baharı'nın seyri açısından çok önemli. Tunus, demokratik yürüyüşünü kesintisiz ve kayıpsız geçerse, bu başta Mısır ve Libya olmak üzere tüm Arap ülkelerine olumlu yansıyacaktır. Tek adam yönetimi altında sesinin çıkmasına müsaade edilmeyen muhalefet, şimdi özgür ve adil bir Tunus için kolları sıvayıp, bölgenin ilk demokratik yönetimini oluşturmalı. 

Sürgünden döndükten sonra iki kez Türkiye'ye gelen Raşid Gannuşi, partisine Türkiye'yi örnek aldığını söylüyordu. Demokrasi mücadelesinde gösterdiklkeri çaba için Erbakan ve Erdoğan'a duyduğu sempatiyi her fırsatta dile getiriyordu. Gannuşi, yıllardır sürdüğü mücadelesinde nihayet hak ettiği karşılığı aldı. Tunus, kendi evladına kucak açtı, onu geleceğin Tunus'unu inşa etmesi için yetkilendirdi. Allah utandırmasın...  

24 Ekim 2011 Pazartesi

Van'daki deprem hepimizi yıktı

Dün kuaförde saç tıraşımı olurken, Van'da deprem oldu. Açık Televizyondan, olaya ait ilk görüntüler verilmeye başlandığında, depremin vahameti de yavaş yavaş belli olmaya başlamıştı. Deprem, 2007'de askerliğimi yaptığım Erciş'te etkili olmuş. Çok sayıda bina yıkılmış, çok sayıda kişi hayatını kaybetmiş, onlarca aile evsiz kalmış. Bilirim oraları; bu mevsimde hava buz gibi soğuk olur. Bu havada dışarıda kalmak ölümden beterdir. Allah herkesin yardımcısı olsun. 

Bu ülke, son zamanlarda önemli badirelerden geçiyor. Uzun yıllardır bitiremediğimiz terör hala başımızı ağrıtıyor. Giden canların ardından sadece bakakalıyoruz. Şimdi de depremle imtihan ediliyoruz. Deprem sonrası yardım kuruluşlarından mesaj üstüne mesaj geldi; "hazırlıklar tamamlandı, ekipler yola çıktı." Kızılay başta olmak üzere, İHH, Kimse Yok Mu, AKUT, Cansuyu tüm imkanlarıyla deprem bölgesinde. Ülke olarak hiç bir art niyet gösterisi içerisine girmeden, en ufak bir ayrıma mahal vermeden bu felaket karşısında seferber olmalıyız. Bu topraklarda yaşayanlara bu yakışır. Bu ülkeye bu yakışır...

21 Ekim 2011 Cuma

Bir devrin sonu: Diktatörler ibret alsın

Arap Baharı, en kanlı meyvesini Libya'da verdi. Ayaklanmaların ilk başladığı günlerde halkını "lağım fareleri" olarak niteleyen Muammer Kaddafi, yaralı bir lağım faresi gibi linç edilerek öldürüldü. Eli kanlı acımasız bir zalim de olsa, hiç kimsenin bu şekilde öldürülmesi tasvip edilemez. Hiç bir Müslüman'a bu şekilde bir cinnet hali yakışmaz. Hiç bir suç bu şekilde bir vahşeti mazur gösteremez. Böyle durumlarda aklımıza her zaman Bilge Kral'ın o en veciz sözü gelmeli: "Zalimlerin yaptığının aynısını yaparsak, zalimlerle mücadele etmemizin ne anlamı kalır?" Evet, Kaddafi bir zalim olabilir, diktatör olabilir, acımasız bir katil olabilir, ancak bu şekilde bir sonu -hele de adil bir yargılamaya tabi tutulmadan ortadan kaldırılmayı- hak etmiyor. Müslüman olduğunu bildiğimiz için Allah'tan rahmet diliyoruz.  O şimdi hesabını hesapları en iyi tutana verecek... Umarım Kaddafi'nin ortadan kaldırılması, özgür ve adil Libya'nın kurulması yolunda önemli bir kilometre taşı olur. 

42 yıllık diktatörlük Sirte'de bir mehfez'de son buldu. Şatafatlı günlerinde burnundan kıl aldırmayan Kaddafi, "fareler" diyerek küçümsediği muhalifleri tarafından infaz edildi. Demek ki neymiş; halkın kararlılığı karşısında hiç bir güç duramazmış. Yönetimden kendi isteği ile çekilmeyi aklına dahi getirmeyen Kaddafi, "zor'a dağlar dayanmaz" sözünü doğrularcasına hiç beklemediği bir şekilde cezalandırıldı. Kanlar içindeki aciz diktatör görüntüsü, dünyanın bütün diktatörlerine ders olsun. Özellikle de, bir inat uğruna halkını ateşe atmaya hazırlanan Beşar Esad ibret alsın. Korkarım onu da böyle zelilce bir akıbet bekliyor. 

20 Ekim 2011 Perşembe

Yüreğimiz yanıyor...

...19 Ekim 2011...
[24 Şehit]
Üsteğmen Murat Bek (Yozgat)
Asteğmen Bilal Özcan (İstanbul)
Astsubay Başçavuş İbrahim Geçer (Konya)
Uzman Çavuş Mustafa Aslan (Çorum)
Uzman Çavuş Halil Özdoğru (Sinop)
Uzman Çavuş Reşit Ercan (Elazığ)

Çavuş İdris Çam (Kahramanmaraş)
Çavuş Birol Elmas (Adapazarı)
Onbaşı Yavuz Çoban (Aksaray)
Er Süleyman Kalkan (Isparta)
Er Mehmet Çetin (Aydın)
Er Koray Özel (Adana)

Er Ufuk Bozkurt (Kırklareli)
Er Eyüp Çolakoğlu (İstanbul)
Er Soner Ateşsaçan (Artvin)
Er Mesut Cengiz (Hatay)
Er Fikret Özel (Samsun)
Er Hüseyin Gürdal (Kocaeli)

Er Fevzi Kazak (Gaziantep)
Er Yunus Yılmaz (Ankara)
Er Mehmet Ağgedik (Elazığ)
Onbaşı Murat Kazanç (Erzurum)
Er Ramazan Akın (Ağrı)
Er Ahmet Tuncel (Bitlis)

19 Ekim 2011 Çarşamba

Rahmet seninle olsun Bilge Kral

      Alija İzzetbegoviç 
    [08. 08. 1925 - 19.10. 2003]

Yüzyılımızın en önemli devlet ve ilim adamlarından biri olan Bosna Hersek’in efsanevi lideri Alija İzzetbegoviç’i Rahmet’e uğurlayalı 8 yıl olmuş. Her geçen gün yokluğunu daha derinden hissettiğimiz yeşil gözlü delikanlıyı bir kez daha rahmetle ve saygıyla anıyoruz...

"Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da böyle hissedeceğim. Çünkü İslam benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için daha iyi bir gelecek vaadinin ve umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısacası benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır…” 

18 Ekim 2011 Salı

Bugün Filistin'de bayram var

Genelde Ortadoğu, özelde ise Filistin'de bugün bayram vardı. İsrail zindanlarındaki bin 27 Filistinli, yıllar sonra özgürlüğüne kavuştu. Hamas, 5 yıl önce Filistin halkına karşı operasyon düzenleyen İsrail askeri Gilat Şalit'i esir almıştı. O günden bugüne tam 5 yıldır İsrail ile Filistin arasında pazarlıklar sürüyordu. Şalit'e karşılık kaç Filistinli'nin salıverileceği konusunda sıkı pazarlıklar yapıldı. 5 yıl boyunca Şalit'i küçücük Gazze'de bulamayan İsrail, nihayet Hamas'ın teklifini kabul etti ve İsrail zindanlarında tutulan bin 27 Filistinli, özgürlüğüne kavuştu. Özgürlüğüne kavuşanlar arasında 10 yıllardır ailesinden uzakta, ömrünü dört duvar arasında geçiren tutuklular da vardı. Gözü yaşlı aileler yakınlarını karşıladı bugün. Başta Gazze ve Batı Şeria olmak üzere tüm Filistin topraklarında bayram havası vardı. Ellerinde Filistin bayrakları ile yollara düşenler, Hamas'ın "takas" zaferini kutladı. Ama özgürlüğüne kavuşanlardan 40'ı ülke topraklarına adım atamadı... Onlar, İsrail ve Filistin dışında bir üçüncü ülkeye sürgüne gönderilecekler. Bunlardan 10 tanesi  Türkiye'ye gelecek. Hiç çekinmesinler, burukluk hissetmesinler. Hepsi bizim için değerli birer misafirdir. Bu topraklar onları da bağrına basacak. Özgür ve bağımsız Filistin devleti kurulana kadar da bizim misafirimiz olarak kalabilirler... 

17 Ekim 2011 Pazartesi

Avrasya Maratonu'nun birincisi Yeşilay oldu

Ben doğmadan 3 sene önce düzenlenmeye başlanmış. Bu sene 33.sü yapıldı. Yine binlerce İstanbullu, yağmur soğuk demedi ve Avrasya Maratonu'na katıldı. Hava soğuk olunca insanın yataktan kalkası gelmiyor. Hele bir de, izin gününde erken kalkmak ölümüne üşengeçlik yapıyor. Ama, Yeşilay gönüllüleri olarak Maraton'da yer almamız gerektiği söylenince, akan sular duruyor ve sabah erkenden yola düşüp, Maraton'un başlangıç noktasında yerimizi alıyoruz. Tahminimden daha büyük bir kalabalıkla karşılaşıyorum; kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk binlerce İstanbullu, Maraton heyecanı ile Altunizade'ye koşup gelmiş. Biz de bir avuç Yeşilay gönüllüsü olarak bu coşkuya ortak oluyoruz.

Elimizde Maraton'un en uzun ve en anlamlı pankartı ile Asya'dan Avrupa'ya yürüdük. "Bağımlı olma özgür ol" yazan 33 metrelik pankartı yağmurda taşımanın zorluğunu, yanımızdan yöremizden geçenlerin bize omuz vermesi ile aşıyoruz; böylece ne zorluk kalıyor ne yılgınlık. Bir elimizle pankartı diğer elimizle de şemsiyemizi tutuyoruz. Göz alabildiğine insan seli var köprüde. Futbol kulüplerinin taraftar derneklerinden, farklı sivil toplum kuruluşlarına kadar onlarca STK, ellerinde pankartları ile yürüyüşe renk katıyor. Ama şunu açık yüreklilikle söylemek lazım ki; Maraton'un birincisi Yeşilay'dı. Bizi görüp alkışlarla destek olanlar, pankartımızla fotoğraf çekilenler, cebindeki sigara paketini çıkarıp bize teslim edenler, Yeşilay'a destek sloganı atanlar... Yağmurlu bir pazar günü daha Yeşilay ile doldurmuş olduk. "Bir daha ki sefere daha hazırlıklı olmalıyız" diyerek Maraton'u tamamladık. Geriye tatlı bir yorgunluk ve Yeşilay'ı temsil etmenin haklı gururu kaldı. 

14 Ekim 2011 Cuma

Bu Amerika'dan devrim çıkmaz...

Ekonomik kriz ve işsizlikten şikayet eden Amerikalıların başlattığı eylemleri uzaktan seyrediyorum. Ellerinde, Kapitalizme ve ABD finans sistemine ağır hakaretlerin yer aldığı pankartlarla New York'ta gösterilere başlayan Amerikalılar, kimilerine göre Arap Baharı'ndan etkilenen ve kendi ülkelerinde de yeni bir devrim için ayaklanan bir avuç cesur yürek, kimilerine göre Amerika'yı yeni baştan dizayn edecek yeni bir kurtarıcı kuşak. Eylemin adı "Wall Street’i İşgal Et!" Wall Street, yani Amerika'da finansın kalbinin attığı merkez. Buranın işgali sembolik bir değer taşıyor aslında. Verilmek istenen mesajı çok net ortaya koyuyor. Amerika'nın farklı şehirlerinde de patlak veren gösterilerde eylemciler, şiddete başvurmadan istediklerini almayı amaçlıyor. Ancak isteklerinin ne olduğu, nasıl bir dünya tasavvuruna sahip oldukları şimdilik tam anlaşılmıyor. Arap Baharı'nda halkların uyguladığı yöntemleri kullanmaları, yeni bir devrimin eşiğinde olduğumuzu göstermiyor. Hatta gösterilerin emarelerine bakılırsa, ne yazık ki Amerika'dan bir devrimin çıkmayacağını peşinen söyleyebiliriz. ABD çöküşte, Amerikan sistemi iflasta, ABD ekonomisi çıkmazda gibi başlıkları şimdilik tebessüm eşliğinde takip ediyoruz. Yeni bir Malcolm X gelmeden, bu Amerika'dan bir şey olacağını düşünmüyoruz...     

11 Ekim 2011 Salı

Bira festivali'ne sponsor olmak ne kazandırır?

Antalya Büyükşehir Belediyesi'nin 2 senedir düzenlediği ve biranın su gibi tüketildiği "OctoberFest" nihayet(!) İstanbul'da da organize edilmeye başlandı. Aslında bu festivalin ana vatanı, çeşit çeşit biralarıyla ünlü Almanya... Ama ne hikmetse, önce Antalya, ardından İstanbul bu ilginç festivale ev sahipliği yapma konusunda bir biriyle yarışır hale geldi. Festivalin resmi internet sitesinde; "İstanbul'a çok yakışacak bir festivalden bahsediyoruz. Almanların dillere destan 200 yıldır yapılan bira festivalinden..." denilerek bahsedilen bu festivale, çok sayıda firma da sponsor ve destekçi adı altında kol kanat gerip, eksiksiz bir şekilde yapılmasını sağladı. Ne ilginçtir ki; "festivalin sponsorları" başlığı altında yer alan kuruluşların başında Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın yer alması herkesi hem şaşırttı hem de üzdü. Zira bu ülke'nin Anayasa'sının 58. Maddesi'nde; "devlet, gençleri alkol düşkünlüğünden, uyuşturucu maddelerden, suçluluk, kumar ve benzeri kötü alışkanlıklardan ve cehaletten korumak için gerekli tedbirleri alır." diye yazmakta. Ancak buna rağmen biranın su gibi tüketildiği, genelde de gençlerin rağbet gösterdiği böyle bir etkinliğe Kültür ve Turizm Bakanlığı'nın destek vermesi anlaşılır gibi değildi. 

Şaşkınlığımız bununla da kalmadı. Yıllardır muhafazakar bir çizgide olduklarını varsaydığımız bazı firmalar da, bu bira festivaline sponsor olmuşlardı. Coşkun Sucukları ve Karaköy Güllüoğlu bunlardan sadece ikisi. Kurucularının "Hacı Baba" olarak anıldığı bu iki firmanın alkol içerikli bir festivale destek vermelerinin amacı ne olabilir? "Coşkun etle festival zamanı" diyerek duyurulan festival için bakın Coşkun Sucukları resmi internet sitesinde ne yazılıyor: "Dünyanın en büyük festivallerinden Münih’te her yıl dünyanın dört bir yanından milyonlarca kişiye ev sahipliği yapan OctoberFest, 8-9 Ekim’de İstanbul’da gerçekleşecek. Coşkun Et’in sosis satışlarını üstleneceği, Park Orman’da İstanbullularla buluşacak festival, tüm orjinalliği ile İstanbula taşınacak. OktoberFest İstanbul etkinliği ile farklı kültürlerden binlerce insan benzersiz bir atmosferin parçası olacak, festival coşkusunu yaşayacak. Bira ve festivalseverlerin iple çektiği festival ilk kez Kral 1. Ludwing evlenirken, düğününün kutlamalarında gerçekleştirilmiş. Sonrasında tadına doyulmayan bu festival her yılın Eylül ve Ekim başında 2 hafta boyunca gerçekleştirilmiş ve bu güne kadar devam etmiş. Coşkun Et’in tat katacağı festivalde dünyanın bütün bira çeşitlerini deneme imkanınız olacak..." Şu açıklamadaki coşkuya, heyecana bakar mısınız? Bildiğimiz bira festivali, insanlığa hayırlı bir hizmet yapılıyor gibi sunuluyor... Başta Yeşilay olmak üzere, bir çok STK'nın protestosu ve bu konunun sosyal medya ve Ekşi Sözlük'te gündem olması sonucunda, dün itibariyle hem Kültür ve Turizm Bakanlığı hem de Coşkun Sucukları ve Karaköy Güllüoğlu, sponsorluktan çekildiklerini duyurdu. Festival yapılmış bitmiş, biralar içilmiş, halaylar çekilmiş, atı alan  Üsküdar'ı geçmiş ama firmalar isimlerini çektiklerini açıklıyor. Bu taktikle kimi kandıracaklarını sanıyorlar acaba? Hele Karaköy Güllüoğlu'nun kendilerine gönderdiğim e-mail'e verdiği cevaba bakar mısınız: "Sayın Kadir Metin, Öncelikle bu konuda bizi uyardığınız için teşekkür ederiz. Görüş ve önerileriniz bizler için her zaman değerli olmuştur. İnanın bizlerde sizler gibi şaşkınlık içindeyiz. Bunu sizlerden gelen maillerle öğrendik. Biz toplumda belirli yer edinmiş kurumuz bu gibi etkinliklere destek vermeyiz. Bizim destek verdiğimiz pek çok kurum var bunlar daha çok aşevleri ve hayır kurumlarıdır. Karaköy Güllüoğlu olarak böyle bir etkinliğe sponsor olmamız mümkün değil. Fakat tüketiciler genellikle baklava gibi ikramlarını bizden alırlar. Cumartesi günü bir öğrenci grubu gelip bizden para vererek baklava almış ve etkinliklerinde kullanmışlar. Bu etkinlikte logomuz kullanıldığı için yasal süreç başlattık. İlginize ve bize verdiğiniz bilgilerden dolayı tekrar çok teşekkür ederiz. Siz değerli müşterilerimizin saygısı ve sevgisi bizler için çok önemli. Saygılarımızla, Karaköy Güllüoğlu Yönetimi."  
Bir şirketin logosunu izinsiz kullanmak bu kadar kolay bir iş midir? Sırf İstanbul'un tanıtımı yapılıyor diye, sırf şu kadar getirisi olacak diye, sırf yeni bir pazara açılıyoruz diye alkol tüketimi yapılan bir festivale destek verilmesini anlayamıyorum. Her ne kadar, bu şirketler "logolarımızı çektik" deseler de, tüketicilerin defterinde üzerleri çizilmiştir artık. Hayırlı uğurlu olsun...

10 Ekim 2011 Pazartesi

Somali'yi çok sevdim...

Geçen hafta Salı günü yolum Somali'ye düştü. Ne zamandır bu ülkeye gitmeyi istiyordum. Kimse Yok Mu Derneği'nin mihmandarlığında gitmek nasip oldu. Sabah saat 8'de İstanbul'dan kalkan uçağımız, 6 saatlik bir yolculuğun ardından Başkent Mogadişu'ya öğlen 2'de indi. Sıcak ve temiz bir Somali havası karşıladı bizi. Fazla vaktimiz yoktu, uçağımız saat 4'te tekrar havalanacaktı. Buraya geliş amacımız Kimse Yok Mu Derneği'nin Türkiye'de okutacağı 300 Somalili lise ve Üniversite öğrencisini alıp gelmekti. Havalimanında bizi bu öğrencilerin yakınları, aileleri karşıladı. Pasaport işlemlerinin ardından bize tahsis edilmiş araçlara binip Cumhurbaşkanı Şeyh Şerif Ahmed'in de katılacağı uğurlama törenin yapılacağı merkeze doğru yola çıktık. Başkent Mogadişu, Somali'nin en gelişmiş şehri olmasına rağmen gördüğüm manzara karşısında şaşkındım. Fakirliğin, yokluğun, düzensizliğin diz boyu olduğu bir kent vardı karşımda. Açlık ve kuraklık burada yoktu, daha çok kırsal kesimlerde görülüyordu ama burası da tarih öncesi bir hayatı yaşıyordu. Her tarafta eli silahlı askerler vardı. Keşmekeşin ve kaosun fragmanları görülüyordu her yerde. Batı sömürüsü altında kalıp da belini doğrultan bir ülke var mıydı ki Somali bu döngünün dışına çıkabilsin. İliğine kadar sömürülmüş bir Somali kalmıştı geriye. Törenin ardından tekrar havalimanına geri döndük. Havalimanı daha da kalabalıklaşmıştı. Çocuklarını Türkiye'ye uğurlamaya gelen aileler, hem sevinç hem hüzünle bekleşiyorlardı. 

Türkiye'de eğitim görecek öğrencilerin pasaport işlemleri yapılırken bizler de Somalilerle sohbeti koyulaştırdık. Kardeş olduğumuzu vurgulayan cümleleri kurmaya özen gösterdik. Gözlerinin içi gülen bu güzel insanlarla muhabbet ettikçe, ümmet olmanın tadına vardım. Hint okyanusunun kıyısındaki bu güzel ülkeyle Anadolu insanının oluşturduğu bağın gücüne hayran kaldım. Hep birlikte fotoğraflar çekildi, birbirimize e-mail adresleri verildi. Uçağımız akşam 8'de Mogadişu'yu geride bırakarak İstanbul'a doğru yola çıktı. Bu kez uçağımızda bizle beraber 309 Somalili öğrenci de vardı. Ülkelerinin daha iyi bir konuma gelmesi için okuyacaklar, vasıflı birer Somali vatandaşı olup ülkelerine geri dönecekler. Somali'nin tekrar kendi ayakları üzerinde durabilmesi için başlatılan bu eğitim seferberliğini önemsiyorum. Somali'ye ilk kez, kafamda bin bir düşünce ile gittim ama  insanlarını, havasını, toprağını çok sevdim. Keşke bir daha bu güzel ülkeye gidebilsem... 

7 Ekim 2011 Cuma

Başın sağolsun Başbakanım...

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın annesi Tenzile Erdoğan bu sabah hayatını kaybetti. Haberi aldığımda kendi annem vefat etmiş gibi oldum; boğazıma bir yumruk gelip oturdu, bir kaç damla yaşın yanaklarımdan süzülmemesi için kendimi zor tuttum... Kuşkusuz bir annenin ölmesi çok acı bir duygudur. Daha 2 sene önce anneler gününde elinde bir demet çiçekle annesini ziyaret eden Başbakan Erdoğan; "Cennet annelerin ayakları altında. Bu yüzden annelerin ayaklarının altı öpülesidir, gerçi benim annem pek öptürmüyor ama bazen ben zorluyorum..." Ne kadar içten, ne kadar güzel bir anlatım... Öksüz bir başbakan var şimdi Üsküdar'daki evinde. Annesinin vefatının ardından taziyeleri kabul ediyor. Yüreğinin nasıl yandığını bilemiyorum ama Erdoğan çok düşkündü annesine. Hoş, kim annesine düşkün değildir ki... 
Tenzile teyzeye Allah'tan rahmet diliyorum. Cennette Hatice annemizin komşusu olur inşallah... Başbakanım, başın sağolsun...

3 Ekim 2011 Pazartesi